Fâtih Sultan Mehmet Han’la Çağdaş Bir Hesaplaşma

Her delikanlının senin yaşında Kavak yelleri eserken başında Taa... Bilmem nereden bu kadar yolu Gelip almak var mıydı İstanbul'u? Bunca zahmet, bunca şehit, bunca kan... Neden yaptın bunu Sultan Mehmet Han? Hatanı silemedi hâlâ asırlar... Hele işlediğin öbür kusurlar... Ayasofya'yı câmiye çevirdin. Bilmiş ol ki, büyük bir çam devirdin... Minareler diktin dört bir yanına, Kubbedeki haçın kıydın canına... Korkudan sustular güzelim çanlar... Sultanım,

Sanatsal Tavır

            Lev Nikolayeviç Tolstoy; ‘Sanat Nedir’ adlı eserinde şöyle der: “Sanat, ahlâksızlığın meşrulaştırılmasına zemin olamaz.” Bu sözün evrensel manası geçmişte olduğu gibi, günümüzde de ehemmiyetini koruyor. Modern dönemden Post-modern döneme geçiş neticesinde sanatın evrenselliği tartışmaları hız kazansa da, “ahlâki” çıkarımlar kültürel farklılıkların tesiriyle genel geçer görüşleri gölgelemiştir. Denilebilir ki estetik

PARA EKSENİNDE SERDENGEÇTİ VE NECİP FAZIL

Daha dün gibi; otuz yıl geçivermiş… 1983 senesinin Mayıs ve Kasım aylarında Hakk’a yürüyen iki uç(uk) adamın, Necip Fazıl Kısakürek ve Osman Yüksel Serdengeçti’nin edebî cepheleri kadar hukukî kavgaları, polemikleri de dikkat çekicidir. Geldiğimiz noktada Üstad Necip Fazıl’ın hatırası devlet katında ağırlanırken; Torosların dik başlı çocuğu Osman Yüksel Serdengeçti’nin ismi

Kelebekle Sohbet

Haydi uç uç kelebeğim! Götür hasret türkülerimi. Özlemle bekleyeceğim Neşe dolu haberlerini. Mahzun kaldı çiçeklerin Veremedim ben onları, Ulaşmıyor bak ellerim Etrafım hasret duvarı. Çiçek yerine sevgilerimi Al götür kelebeğim! Solmazsa bu gülleri Yeni yılda vereceğim... Yıllar geçer, çiçekler solar Ömür örgü örgü örülür. Yaşar ömürlerce sevgiler Hiç sormadıkları görülür... Muhsin Yazıcıoğlu

Benzerlik

Bahar gelmiş ak topraklar yeşermiş Ak gönülde doğan ümitler gibi Yükseklerde donan karlar erimiş Sabrın karşısında zulümler gibi Çağıl çağıl sular akar dağında Türlü çiçek açmış yurdun bağında Kuzular meleşir yayla çağında Güzel yarınları müjdeler gibi Meyveye dönüştü nar çiçekleri Bahara işaret kar çiçekleri Ufukta boy verir nur çiçekleri Ülkümün güneşi doğuyor gibi Tomurcuklar patlamanın çağında Bülbül gonca bekler gönül bağında Bahardan habersiz yurt

Memleket Sevmek

“Aslı nedir? ” Diye sorarsan bize: Gönlü hoş olmaktır memleket sevmek. Eğri ele, eğri kola, kör göze,  Doğru baş olmaktır memleket sevmek. Lüzum yoktur söze kibir sokmaya, Fukarâya hor göz ile bakmaya. Garibin böldüğü yavan lokmaya, Yağlı aş olmaktır memleket sevmek. Yesevî’nin ateşiyle harlanıp, Eyyûb’un sabrıyla kavrulup, yanıp; Çağlar evvelinden efkâra dalıp, Gözde yaş olmaktır memleket sevmek. Kısık Sesler viraneyi sarınca, Mazlumun feryadı

Romantizm ve Realizm Kıskacında Türk Milliyetçiliği

    Romantizm, en başından beri sorun olan, net bir tanım getirilemediği için birçok tarafa çekilen ve çokanlamlılığıyla tartışmalara yol açmış bir terim. Friedrich Schlegel, 1793 yılında kardeşine yazdığı bir mektupta şöyle der: "Sana en az 125 sayfa tutacağı için 'romantik' kelimesine dair açıklamamı gönderemiyorum."1   Örnekte görüldüğü gibi kavram bir çırpıda

”Talât” Tabutu Önünde

Alnındaki ter bir vatanın döktüğü terken Nabzındaki kan belki de bir nesle yeterken En sonra şu bir torba kemik sen misin? anlat Biz dipdiri verdik seni bir devlete Talât Takriben adamlık sana yetmezdi tamamdın Sen kütle adam millet adam bayrak adamdın En sevdiğin insan senin en çıplak olandı Şanlar senin ölçünle palavraydı yalandı İnsanların insanlara verdikleri şanlar Göğsünde kalır,

Cihanda Türk

Bozkurtlar vatanı sert yaylaların Huyundan huy kapmış ırkımız bizim Her birimiz bir savaşta doğmuşuz Zafere karışmış kırkımız bizim. Atlarımız aldan, kırdan, yağızdan Akıncılar kopmuş gelmiş Oğuz'dan Küçüklü büyüklü hep bir ağızdan Dünyaca söylenir türkümüz bizim. Deniz Fatihlere karşı duramaz! Değme dağlar bize göğüs geremez! Kapımızdan rüzgâr bile giremez! Açıktır evimiz barkımız bizim. Üstümüzde üç kıt'a'nın kayıdı Tarih dizimizde doğdu büyüdü Duymamışken medeniyet neyidi Garba ışık

Çoban Çeşmesi

Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi, Ey suyun sesinden anlıyan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi. "Göynünü Şirin'in aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarınca, O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış akmağa çoban çeşmesi..." O zaman başından aşkındı derdi, Mermeri oyardı, taşı delerdi. Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi. Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi. Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu, Kerem'in sazına

Yukarı