3 Mayıs Türkçülük “Bayramı”

Bayramlar sevindirici olayları anmak amacıyla kutlanır. Oysa bundan 62 yıl önce bir 3 Mayıs günü Ankara’da milliyetçi gençlik, hükûmetin II. Dünya Savaşı’nın doğulu gâlibine yaranma politikasına kurban edilmiş, kolluk kuvvetleri tarafından cebren dağıtılmış; bu olayların ardı sıra geniş çaplı bir tutuklama harekâtı gerçekleştirilmişti. Bu dönem, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyet fikrine en uç noktada bağlı olduğu bir dönemdir. II. Dünya Savaşı’nın başında, yâni Alman ırkçılığının Avrupa’da güçlü olduğu sıralarda Ankara hükûmeti Almanlarla bu fikir temelinde gizli pazarlığa bile oturmaya çalışır. Pazarlığın konusu da Kafkasya ve Türkistan Türkleridir. Bu tür pazarlık arayışlarını o dönemin Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop ile Almanya'nın Ankara Büyük Elçisi Franz Von Papen ve diğer siyâsîler arasındaki yazışmalar ve gizli belgelerde açıkça görmek mümkündür. Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı Hending, Alman diplomatları Vahraman ve Ermandatof’a gönderdiği bir yazıda “Türk Genelkurmay Başkanı’nın, Türk-Alman ilişkilerinin Turancılık fikrine dayanabileceği”ni söylediğini belirtmiştir. Ayrıca Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942 târihinde meclis kürsüsünde okuduğu ve alkışlarla karşılanan kabine programının sonunda “Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakâl bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” demesiyle resmî bir ağızda Türkçülük kabûl görmüştür; fakat Almanya ve Rusya arasındaki harbin seyri Alman ırkçılığı aleyhinde değişince, hükûmetin Türkçülüğü kısa vâdeli politik bir argüman olarak ele aldığı, yaşanan acı olaylarla berâber anlaşılmıştır. Bu sözlerden güç alarak yaklaşık iki yıl sonra Türkçü bir düşünürün devlet içindeki önemli bozuklukları işaret eden iki yazısının ardı sıra çıkan gürültünün sebebini işte bu yüzden savaşın değişen koşullarında aramak gerekiyor. 
Peki Türkçülerin, ilk bakışta Türkçülüğün kara günü olarak nitelendirmeleri gereken bu târihi bayrak yapmaları, bayram îlân etmelerinin arkasında ne tür bir hikmet yatmaktadır? Öncelikle bu tanımlamanın değeri, 3 Mayıs 1944 târihinde Türkçülük düşüncesinin ilk somut siyâsî çıkışını yapmasından gelir. Türkçülük şüphesiz günlük siyâsetin üstündedir ve bir siyâsî hareket de değildir; ama teslim etmek gerekir ki Türkçülüğün bir siyâseti de vardır. Siyâset, Yusuf Has Hâcib’in dilinde devlet idâresinde “mutluluk veren bilgi” olduğuna ve bugün bilimsel bir kürsü kabûl edildiğine göre, ilk adlandırıldığı günlerde Ziya Gökalp’ın revnaklı kaleminde bilimsel bir disiplin içinde açıklanan Türkçülüğün siyâseti – hem de milleti bay kılma yolu olarak – reddetmesi düşünülemez. İşte 3 Mayıs bu anlamda bir siyâsî çıkıştır. Çünkü Türk milliyetçiliği bir salon veya dergi faaliyeti olmanın ötesine bu gün geçmiş; devrin hükûmetini korkutan gençlik kitlesiyle, bir “taraf” olduğunu bu gün göstermiştir. Atsız da o güne ilişkin bir değerlendirmesinde bunu belirt ir: “3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebî ve ilmî sınırları pek aşmıyan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayısı’nda birdenbire hareket oluverdi…Önümüzdeki yüzyılın tarafsız târihçileri 3 Mayıs’ın bir dönüm noktası olduğunu elbette teslim edeceklerdir.”
Bu günün Cumhuriyet târihi açısından taşıdığı önemse, yine ilk defâ bir düşünce savunucularının, tepkilerini, sokaklara dökülerek göstermiş olmalarından kaynaklanır. Yine Atsız’a göre bu, “millî şuurun ayaklanmasıdır.” Bu olaylardan 2 ay önce, 1 Mart 1944 târihli Orhun Dergisi’nde Atsız tarafından kaleme alınan ve yine bir hükûmet başkanına yazılmış ilk açık mektup olma özelliğini taşıyan “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” ile aynı derginin 1 Nisan 1944 târihli 16. sayısında yayınlanan “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup”un ardı sıra kopan bu fırtına, her ne kadar Türk milletinin, sâhip oldukları millet fikri sebebiyle seçkin olan pek çok çocuğunu çileli günlere ve tabutluk işkencelerine sürüklese de Türkçülüğe bahsettiğimiz anlamda güç vermiştir. Türk milliyetçilerinin, benlik duygusuyla kendi uğradıkları yıkımı değil de Türk Ülküsü’nün kazandığı gücü öne alarak 3 Mayıs’ı “bayram” îlân etmelerindeki yüksek ahlâk, 62 yıl sonra bizim için hâlâ bir onurlanma sebebidir ve Türk milleti vâr oldukça bu onuru taşıyan Türk çocukları da vâr olmaya devâm edeceklerdir.
Atsız, bu çıkışını yaparken, seslendiği makâmın Türkçülüğünden kuşku duymuyordu. Nitekim mektubun başındaki “Sayın Başvekil, Hem Türkçü, hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü, faydasız kalacak olduktan sonra,sizden daha eski Türkçülerle yurdun dertlerini her zaman konuşabilirim. Fakat Türkçü olarak idare mekanizmasının başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan faydalar doğabileceğine inanıyor, onun için size hitap ediyorum.” İfâdelerinden bu durum açıkça anlaşılmaktadır. Bir sonraki paragrafta da, Şükrü Saraçoğlu’nun yukarıda zikrettiğimiz konuşması kastedilerek “Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı.” diyen Atsız, ilk mektupta solcuların küstahlaştığına dâir çeşitli olayları naklettikten sonra gerekli önlemler alınmazsa “eski bir tarihî efsaneyi tanzir ederek diyebilirim ki 700 yıl önce Anadolu'ya gelen 400 arslana karşılık, bugün 400 koyun hâlinde çadırlarımızı yeniden dererek arslanların geldiği yolun tam dikine doğru yola koyulmamız gerekecektir.” cümlesiyle noktayı koyar. İkinci mektubunda Atsız hâlâ içtenlikle Türkçü bir başvekile seslendiğini zannetmektedir: “Orhun'un resmî makamlar tarafından tamamen normal karşılanması da Türkiye'de yazı hürriyeti olduğunu göstermek, hükûmetin samimî Türkçülüğünü belirtmek bakımından çok iyi oldu. Çünkü her bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun, bir Türk ülkesinde, bir Türk hükûmeti tarafından kapatılamazdı. Türklüğün davasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî bakışları çekmek isteyen Orhun gibi bir dergi ancak Türk düşmanlarının hâkim olduğu bir ülkede, meselâ çarların veya haleflerinin ülkesinde kapatılabilirdi.” Çarların değil; fakat “millî” şefin ülkesinde de Orhun gibi bir derginin kapatılabileceği, fazla geçmeden anlaşılacaktı.
Atsız, 3 Mayıs’a giden olaylara yol veren bu ikinci açık mektubunda Millî Eğitim kadrolarındaki bazı kişilerin isimlerini vererek onların komünist uğraşlarına dikkat çekmiş ve bunun sorumlusu olarak gördüğü Millî Eğitim bakanı Hasan Âli Yücel’i istifâya dâvet etmiştir. Bu cüretkâr yazının ardından, eleştirilmeyi hazmedemeyen baskıcı hükûmet mekanizması Türkçüler aleyhine işlemeye başlamış, Orhun kapatılarak yazıda adı geçenlerden ve Atsız’ın vatan hâinliğiyle suçladığı romancı Sabahattin Ali kendisi aleyhinde dâvâ açmaya kışkırtılmıştır. İşte bu hakâreti konu alan mahkemenin 3 Mayıs’ta gerçekleşen ikinci oturumunda başkentte, milliyetçi öğrencilerin Atsız lehinde nümâyişi patlak vermiştir. Bu olaylardan 16 gün sonra devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından kendisi adına bir utanç yaftası olarak hatırlayacağımız ünlü 19 Mayıs nutku îrâd edilmiş, burada Türkçülük “yurtdışında sergüzeşt aramak”, Türkçüler de “vatan hâini fesatlar” tavsifiyle “hüküm” giymişlerdir: "Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır. Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim: Irkçılar ve Turancılar gizli tertiplerle teşkillere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasına gizli fesat tertipleri ile fikirleri memlekette yürür mü? Hele doğudan batıdan ülkeler, gizli Turan cemiyeti ile zapt olunur mu? Bunlar o şeylerdir ki devletin kanunları ve esas teşkilâtı ayak altına alındıktan sonra başlanabilir. Şu halde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyet’in, Büyük Millet Meclisi’nin mevcudiyetinin aleyhinde teşebbüsler karşısındayız." 
Cumhurbaşkanı’nın söylevi, sorumlu makamlara verilen bir emir gibiydi. Gerçekten de bu konuşmadan 3 ay 19 gün sonra, 7 Eylül 1944’te 23 Türk milliyetçisi “nizam düşmanlığı”, “gizli cemiyet kurmak”, “hükûmeti devirmeye çalışmak” gibi mesnetsiz suçlamalarla tutuklanmış ve İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesinde 29 Mart 1945’e kadar 65 oturum hâlinde sürecek olan meşhur “Irkçılık – Turancılık” dâvâsı başlamıştır. İşte sonuçta tüm sanıkların beraat ederek aklanacağı; fakat bu süre zarfında 1500 mumluk lâmbalar altında aydınlık zihinlerinin yakılmaya çalışıldığı çileli bir döneme girilmiştir. 3 Mayıs, böylesi karanlık ve menfur muamelelerle karşı karşıya kalsalar da Türk milliyetçileri için bir bayram günüdür. O günün baş mimârı Nihâl Atsız kendi ifâdesiyle “Türkçülerin ızdırabı ile yuğurulmuş” bu güne bayram demese de mâtem demenin de kâbil olmadığını belirtmiş; aslında bayramdan da öte bir önem atfederek 3 Mayıs 1944’ü “Türk tarihinin gidişi üzerinde son derece tesirli” saymıştır.
3 Mayıs’ta gerçekleşen olayların ardından açılan Irkçılık-Turancılık dâvâsında Atsız’ın, savunmasında; “Türkçüyüm. Türkçülük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun şümûlüne dahildir. Memleket ya bu iki temel üzerinde yükselecek veya yıkılacaktır. Irkçılık ve Turancılık Anayasaya aykırı değildir. Ceza kanununda sarahatle suç olduğu yazılmayan bir hareketten dolayı kimse suçlandırılamaz. Devlet de icraatıyla açıkça ırkçı, Hatay’ı ilhak etmekle de Turancıdır.” Dedikten sonra son sözleri: “Siz de, eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veyâ kötü daima doğruyu söylediğime kâni değilseniz istediğiniz şekilde karar verin. Siz hâkimler de insan olduğunuz için belki insanlık icabı zuhûllerde bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hakim olan zaman, yani tarih, hepimiz hakkında en âdil karârı verecek, Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.” olmuştur. Bir fikir sâhibi ve târihçi kimliğiyle Türk Milleti’nin geleceğine dâir sağlam tespitlerde bulunan büyük Türkçü’nün mahkemeye sunduğu son sözler onun haklılığını ortaya koymuş; dayanaksız suçlamalarla onları vatan hâini ilân edenler, yargılayanlar, sorgulayanlar unutulmaya terk edilirken kendileri millî şuur sâhibi kitlelerin hâfızalarında tüm dirilikleriyle kutlu kavganın kutlu isimleri olarak kalmışlardır. 
Aynı dâvâda Orhan Şâik Gökyay’ın savunmasında geçen sözler de haklılıklarından miskâl zerresi kadar şüphe duymayan insanların sağlam duruşunu göstermesi açısından önemlidir: “Ben; vatanın dört bir bucağında, on yedi yıldır alnının akıyla Türk milletinin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; on yedi yıldır ne kendi şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben; şerefi, haysiyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda, yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli, en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak, vatan hâini ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanınız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere, verenlere iâde ediyorum”
Aradan 62 yıl geçtikten sonra târih, Türk Ülküsü’nü kalplerine kazıyan Türk nesillerinin Kızıl Elma’ya, Isık Göl’e, Tanrı Dağı’na ümit odunun düştüğü gözlerle, daha da çoğalarak bakmasıyla göstermiştir ki 3 Mayıs’ın yaralı vicdânı, ülkü alazında “bayram” olmayı hak edecek kadar yanmış, arınmıştır. Bu târihin hatırlattığı sıkıntılar ise Nejdet Sançar’ın savunmasındaki son sözlerle milliyetçi diğergâmlığın içinde eriyip gitmiştir: “Türk Irkı sağolsun!”
 

Göktürk Ömer Çakır

 

Not: 2006 yılına ait bir yazıdır.

Bir Cevap Yazın

Yukarı