Bir Düş

Bir şehir. Kişi sayısı kadar kuyunun bulunduğu, ağır bir havanın hâkim olduğu, kimi kişilerce sınırlarında efsunlu bir şarkının söylendiği iddia edilen ve içinde yeşilin her tonunu barındıran bir şehir ve içinde ben…  geçmişinde neler olduğunu bilmemesi yetmezmiş gibi durmadan şekil değiştiren, bunun nasıl gerçekleştiğini bir türlü anlamayan bir gözlük, bileklik, kitap, defter ve hatta kimi zaman kalem kutusu.

            Geçmişiyle tanışmadan o şarkıyı duymuştu ve bunun gerçekliğini kanıtlamak için var gücüyle uğraşıyordu. Kendisine deli muamelesi yapılmasına aldırmadan şarkıyı mırıldanmaya çalışıyor, bu esnada gözlerini kapatıyor, sustuktan hemen sonra gözleri kapalıyken gördüklerini anlatıp her şeyin gerçek olduğunu iddia ediyor ve başarılı olamayacağını anlayınca koşarak oraya gidiyordu, şarkıyı duyduğu yere… Dinliyor, görüyor, konuşuyor ve geri dönüyordu. Ne duydukları ne gördükleri ne de söyledikleri diğerleri için bir anlam ifade ediyordu. Duymadan, görmeden, konuşmadan ikna olmayacaklardı. Anlatıldığında, anlatıcısına alaylı bakışlarla bakanlar arasında da bu şarkıyı duyanlar oluyor ve bir anda bulunduğu yer değişiyor, alaylı bakışlar onun yüzüne isabet ediyordu artık.

            Az evvel söylediğim gibi bense kimi zaman bir gözlük oluveriyorum alaylı bakışların hemen önünde veyahut duyduğu seslerin anlattıklarını yazmaya çalışan adamın elinde bir defter… Anlam veremediğim bu değişimin ne zaman başladığını bilmiyorum, sadece duyuyorum, duymasaydım bütün bunları anlatamazdım zaten. Fakat şunu söylemem de fayda var, henüz o şarkıyı duyamadım. Ben bu insanların nasıl bu hale geldiklerini, neyin onları iyi edeceklerini, geri dönmeyenlerin aslında iyi olduklarını duyuyor, dışarıdan bakıldığında cansız bir nesne olarak görüldüğüm için anlatamıyordum.

            Bu şehrin sınırlarında gözle görülmeyen duvarlar söz konusu ve insanlar buraya nasıl geldiklerini bilmiyor olsalar da çekip gidemiyorlardı. Çok geçmeden bir kuyu sevgisi düşüyordu kalplerine… Su yok o kuyuların içinde, insanların geçmişleri var. Kendi kuyusunu bulup geçmişindeki her şeyi hatırlayan, kötü hatıralarıyla dahi yüzleşmeyi başaran kişiler o şarkı sona erdiğinde çekip gidiyorlar bu şehirden. Kendileriyle, dünya üzerinde bıraktıkları izlerle, yaşamlarıyla yüzleşemeyenler yahut yüzleşme fırsatı bulamayanlar ise bir şekilde o şarkıyı duymuş olsa da şehirden ayrılamıyor, hatta ayrılmayı dahi düşünmüyorlardı. Sanki kalplerindeki kuyu özlemi, konuşma isteğiyle yer değiştiriyor ve duydukları şarkıyı anlatmaktan başka bir şey yapamıyorlardı.

 

            Bir gün bileklik oluverdim, kuyusuna yaklaştığını hisseden heyecanlı bir gencin bileğinde, teninden süzülen terin değdiği siyah renkli bir bileklik. Buraya geldiğimden beri birçok kez bu gencin bilekliğine dönüşmüştüm, bana anlatacakları olduğunu hissetmiştim çoğu zaman, ama o susmuştu. Koyu yeşil gözlerini bileğine dikip saatlerce rüzgârın sesini dinlemiş, çevresinden kayboluverenleri, şehri terk edenleri dahi umursamamıştı. Sonra bir gün, gözlüğünün konuştuğunu duydum. O gözlüğü ilk taktığı gün yanında kimlerin olduğunu söyleyiverdim dedi, bana. Kişilerin isimleri, görüntüleri ve davranışlarını anlatmış uzunca bir süre. Genç bu yüzden sessizmiş, yıl geçmiş fakat o ne tepki vereceğini bulamamış. Kuyu konusunu da fısıldamış gözlük, önce onu bul ki kavuş sevdiklerine demiş.

İşte şimdi, bu genç koşuyor, asfalt ayaklarının ağırlığı altında eziliyor, peşinden seslenenlere kulak asmadan gidiyordu, gidiyorduk…

 

            Bir süre sonra kimse birbiriyle konuşmaz oldu. Şarkıyı duyup şehirden uzaklaşamayanlar bir evin bahçesinde sessizliklerini paylaştı günlerce, duymayanların hepsi bulmaları gereken bir kuyunun varlığından haberdar oldu ve bir başka yaşama olan özlemle dağıldılar şehrin dört bir yanına. Ben hâlâ o gencin bileğindeydim, ilk kez bu kadar uzun süre aynı nesne durumunda kaldığımdan olsa gerek benim için de bir şeylerin değişeceğine inanmaya başlamıştım. Kendisini bulunca, beni de kurtaracaktı buradan ve ben bu düşüncenin verdiği mutlulukla birlikte gözlükle daha çok konuşur olmuştum. Muhabbeti güzeldi ve buradan ayrıldığımızda birbirimizi görememe ihtimalini düşünüp üzüldüğümüzü birbirimizden gizlemeye çalışıyorduk. Bir son yaklaştıysa ve biz eskiyi hatırlayıp başka bir şeye dönüştüğümüz vakit bu muhabbete ne olacaktı? Bunun cevabını düşünmek istemediğimiz için daha çok konuştuk ve bir gün o genç düştü. Oldukça derin bir kuyuydu ve aşağı doğru inerken zihnine kazınan yüzler, görüntüler ağır gelmişti ruhuna.

 

Bazı şeyler geçmişte kalmalı, diye bağırmak istedi, fakat konuşamadı, uzun süre konuşmamış olmanın etkisiydi bu belki de. Sesini unuttuğunu fark ettikten hemen sonra duydu şarkıyı. Şimdi gitme zamanı dedi Gözlük ve bir anda kırık bir bankın yanına geldik. Şarkı düşüncelerimi ele geçirmek üzereyken gencin banka oturduğunu ve ağlamaya başladığını gördüm. Gözyaşları bana değiyor, şarkının zihnim üzerindeki etkisini arttırıyordu.

            Ve sonra her şey silindi gözlerimin önünden… Şarkı, o ses… Bir ağlama sesiyle açtım gözlerimi, hâlâ bir bilekliktim. Ağlayan kişinin gözleri de yeşildi, o gencin gözleri gibi. Görebildiğim kadarıyla etrafa bakmaya çalıştım ve gözlüğü gördüm. Onun, geldiğimiz şehirdeki gözlük olup olmadığını düşünürken ‘benim’ dedi. O’na ne oldu, diye sordum, neden bir masanın üzerindeyiz, o nerede?

—O öldü dedi usulca. Gencin annesi olan yeşil gözlü kadının, söylediklerini duymasını istemediğini anladım.

—O şehir, dedim ve sustum, ne sormalıydım, o şehirle ilgili soracağım hangi şey gönlüme yerleşen hüznü silebilirdi bilemedim, Gözlük ise kısa bir süre sonra, güçlükle bir araya getirdiği harfleri birleştirmeyi başardı ve konuştu.

—O şehir bir düştü, annesinin bize bakarken kurduğu bir düş, içinde oğlunu, geçmişini aradığı bir düş…

Elif Davarcı

 

-Fotoğraf Merve Demirkıran'a aittir. 

One thought on “Bir Düş

Bir Cevap Yazın

Yukarı