Birimizin Ölmesi Gerekiyordu

         Aheste adımlarla ilerliyor, boş sokakta yankılanan ayak seslerini duymamak için kulaklığından gelen sesi artırıyordu, montunun cebindeki titreyen elleriyle. Hava soğuktu, rüzgârın esişiyse oldukça sertti. Gözleri kısılmış, kenarlarındaki çizgiler iyice belirgin olmuştu. Dudakları birbirine kenetlenmiş durumda, düz bir çizgi. Daha önce hiç gülmemiş gibiydi yahut tebessüm etmeyi dahi unutacak kadar üzülmüştü zamanında. Bunu bilemezdik, o da bilemezdi, bilmeyi istemezdi aslında, bildiği her şeyi anlatması gerektiğini düşündüğü ve bu düşüncenin izinde yaşadığı için çok hırpalanmıştı, bedeni ve ruhu. Bir bilinmezliğe doğru gidiyordu şimdi, yaşantısına değen her şeyi geride bırakarak. Düşünmeyi ve hatta bütün simaları unutmaya çalışarak.

         Her adımında bir bina yok oldu, o binalar yürüdüğü yolun kenarlarındakiler miydi yoksa zihnindeki görüntüler mi karışıyordu boşluğa, emin değildi. Bu bilinmezlik daha şimdiden hoşuna gitmeye başlamıştı. Her yedi adımının ardından bir taş düştü, ya gökten ya da gönlünden. Yedi, on dört, yirmi bir… derken taşlar yolun sonunda bir duvar oluşturdu. Eni ve boyu birer metre olan taşların oluşturduğu yığının önünde beklerken çaresizdi. Sessizliğin tarafına geçmişti. Geriye dönüp bakmaya gücü yoktu, cümlelerle yeniden karşılaşmaya, yaşama tutunurcasına konuşmaya… Tutunmak istediği bir şey de yoktu, varsa da bilmiyordu, iyiydi böylesi. Sessizlik iyiydi, boşluğa sarılacağı ana dair plânlar yaparken uyuyakalmak… iyi miydi?

         Göğü delme amacına ulaşmış gibi görünen bir taş yığınının üzerindeydi, aheste adımlarla yürüyordu, birazdan adımları betondan uzaklaşacaktı. Uzaklaştı. Nasıl düştüğünü kimlerin gördüğünü, görünce nasıl davrandıklarını, bedeninin kaç parçaya bölündüğünü, ambulansı ilk kimin aradığını bilmiyordu. Bilinmezlik iyiydi, bunu sevmişti.

         Yere akan kanlar hızla bir araya gelip insan siluetine dönüştü, görünmezdi. Bedeninin parçalarını toplamaya başladı ve o esnada kahkaha atıyordu. Sesi duyanlar ve buna rağmen sesin sahibini göremeyenler ürkmüş, boşlukta hareket eden beden parçalarından uzaklaşmıştı, hızla. Belki onlardan biraz daha hızlı bir araba kan yığınına çarptı, bedeni diğer insanlar tarafından da görünür bir duruma gelen kandan adam savruldu, parçalandı, taşa dönüştü. Diğer bedenin parçaları arabanın camının kırılmasına neden oldu, boğazına saplanan cam kırığına rağmen hareket etmeye çalışan sürücünün arabasının rengi de kırmızıydı.

O bunu biliyor muydu, evet, görüyordu.

         Hâlâ taşların önündeydi, huzursuz bir şekilde duruyordu, anîden açıldı gözleri, taşlara baktı. Dakikalarca. Montunun cebinden çıkardığı elleri kıpkırmızıydı, hayır kan kırmızı değil. Bileğinin üzerinden parmaklarına kadar sayısız çizik oluştu, ansızın, aynı hızda derinleşti çizikler, renk kana dönüştü. Avuçlarını göğe çevirdi, kan bileklerinden içeri sızıp, dokunduğu yeri yakmaya başladı. Kolları alev topuna dönüşünce gövdesinden ayrıldı, çığlık atamadı, ama canı yandı, hem de çok. Yere yığıldı, küle döndü, taşlar devrildi üzerine.

         Zihnindeki görüntüler değişip duruyordu, hava soğuktu, rüzgârın esişi yüzünü acıtıyordu. Mermer kesme makinesinin seslerini duyunca durdurdu adımlarını. Boş mermerlere takıldı gözü ve cebinden çıkardığı kalın uçlu, siyah bir kalemle bir şeyler yazdı üzerine. Onun varlığını henüz fark etmiş olan adamın bakışlarını görünce mermeri gösterdi ve ‘bunun gibi bir şey istiyorum’ dedi. Sesine kavuşmuştu, evet, onu yadırgamıştı da. Hallederiz, dedi adam, babasının arkadaşı. Bu işte bir tuhaflık var demedi, telefonunu çıkarıp arkadaşını aramadı, alışmışlardı artık. Bu kaçıncı mermer olacaktı, saymayı bırakalı çok olmuştu, ona kalsa uğraşmazdı ya, babasının hatırı vardı.

         Devam etti yoluna, yürüdü, durdu, koştu, koştu, düştü. Ellerini yere dayayıp doğrulmak istedi, asfalta yapışan derisi sıyrıldı birdenbire, damarlarıyla karşılaştı, ürperdi biraz, canının yanmamış olmasına şaşırdı, söyleyemedi, sesi yine terk etmişti kendisini.

         Doğruldu, hızla yağan yağmur sele çevirdi ortalığı, iş yerlerine su doldu, trafik kazası haberleri arttı ve haber bültenlerinde sele dair pek çok şey konuşuldu ve bir de… suyun renginin hızla kırmızıya dönüşmesi. O kızıllığı görenin bir daha renkleri ayırt edemeyişi. Her şey konuşuldu, her şey, duymadı, duymak istemedi. Bilmemek iyi, dedi sessizce, böylesi iyi.

         Bunu kendisi istememişti, duyduğu her şeyi zaman ve mekân ayrımı yapmadan dile getirmeyi yani, hoş bir durum değildi, biliyordu, ama elinden bir şey gelmiyordu. Elleri… asfalt… Gerçek neydi, bilemedi. Duyduğu ve dillendirmemek için uğraştığı cümlelerin beyninden taştığını hissediyordu ve bu durum canını sıkıyordu. Sesi… Kendisine ihanet ediyordu. Zaman aktı, sesini unuttu, gülmeyi, dinlemeyi, yaşamayı.

         O zaman sığındı görüntülere, görünmez bir fırça ile şekillendirdi her şeyi, kırmızıyı kullandı çokça, kan gölüne çevirdi her yeri, her görüntüyü ve hepsinde parçaladı bedenini, yaktı, yok etti, umursamadı.

         Ve şimdi, taş duvarların arasında, elindeki mor mürekkepli kaleminin gölgesinin üzerine düştüğü sayfada bulunan son öyküsüyle bakışırken, karakterin kanı akarken, fakat değmezken sayfalara, mırıldandı.

‘Birimizin ölmesi gerekiyordu, üzgünüm. Yaşamayı seçtim.’

         Karakter ise onu duymadı ve bir daha asla duyamayacaktı.

Elif Davarcı

 

Fotoğraf: Rumeysa Nur

One thought on “Birimizin Ölmesi Gerekiyordu

Bir Cevap Yazın

Yukarı