Birimizin Ölmesi Gerekiyordu

         Aheste adımlarla ilerliyor, boş sokakta yankılanan ayak seslerini duymamak için kulaklığından gelen sesi artırıyordu, montunun cebindeki titreyen elleriyle. Hava soğuktu, rüzgârın esişiyse oldukça sertti. Gözleri kısılmış, kenarlarındaki çizgiler iyice belirgin olmuştu. Dudakları birbirine kenetlenmiş durumda, düz bir çizgi. Daha önce hiç gülmemiş gibiydi yahut tebessüm etmeyi dahi unutacak kadar

Bir Düş

Bir şehir. Kişi sayısı kadar kuyunun bulunduğu, ağır bir havanın hâkim olduğu, kimi kişilerce sınırlarında efsunlu bir şarkının söylendiği iddia edilen ve içinde yeşilin her tonunu barındıran bir şehir ve içinde ben…  geçmişinde neler olduğunu bilmemesi yetmezmiş gibi durmadan şekil değiştiren, bunun nasıl gerçekleştiğini bir türlü anlamayan bir gözlük, bileklik,

Kuyu

Rüzgar davetsizce taş medresenin meşe pencere kanatlarından içeri hızla girdiğinde, Hoca Celaleddin Ataullah Çelebi Hazretleri daldığı tefekkürden ürpertiyle sıyrıldı. Belinden boynuna doğru hızla yayılarak sırtına vuran serinlik, bahçedeki ulu çınarın toprağına henüz kavuşan, yeşili sararmaya yüz tutmuş yapraklarını odanın içine savurdu. Etrafına bakındı yaşlı âlim. Öyle ne olup bittiğini unutmuş

Sultanın Yadigarı

1919 sonbaharında Fatih’in ara sokağında bezirgânlık yapan Molla Osman Efendi yapmacık bir gülümsemeyle doğruldu. Misafirleri Al-i Osman’ın en berbat zamanlarını yaşanmasının müsebbibi olan işgal kuvvetlerinin iki subayıydı. Sözde asaletlerine rağmen bir kabadayı gibi gerinmek yerine; kılıçlarının kabzalarını sımsıkı tutmaktaydılar. Osman Efendi’nin ezayla beklediği gün gelmişti. Subaylar dükkândaki bütün mallara karşılıksız el

Yukarı