CEVHER PAŞA FORVETTE

Mel Gibson’un kırkta biri kadar yakışıklı değildi. Ama bir ülke, bir özgürlük için savaşacak kadar yiğit bir adamdı.

Önceleri Kremlin’in bir generaliydi, adını kimse bilmezdi. Sonra, Çeçen cihadı başladığında O’nu ekranlarda, sayfalarda görmeye başladık. Hep o şeriat yeşili sancağının önünde yapardı bu toplantılarını. Semiz gerdanlı, parlak ray-ban gözlüklü NATO kanadı generallerine benzemiyordu. Laci giymiyordu. Biraz demode kılıklı, hatta ince kalem bıyıkları ve tuhaf serpuşuyla haberlere takılan 'zap’çıları kıkırdatan bir görünüşü vardı. Ayyaş bir domuzun suratında toplanan dev bir firavun çarkıyla savaşıyorlardı; ne hassas dengeleri biliyorlardı, ne jeopolitiği takıyorlardı. Her noktasına ateş ve çelik isabet eden delik deşik bir yurdu, sevgiliden yadigâr bir ipek mendil gibi kanlı koyunlarında sakladılar.

Bizim uzun ve mufassal konuşmalarımızda, “Filistin, Irak, Keşmir, Çeçenistan…” diye geçen cümlelerimizin içine sıkışıp kaldılar. Boğaz köprüsünde yürüyen analarını, şu bizim nazik “kamu nizamımız” namına tokatladık, haykırışlarını yırtıp yırtıp reyting yaptık. O bir avuç insan, gıkını çıkarmadan peşpeşe şehadete ererken, vizyon sahibi Cumhurreisimiz üzgün bir ses tonuyla: “Bu bizim tarihimizin faturası” diyerek hülâsa ediverdi feribot kaçırma vak'asını… Öyle ya; biz bir dekont bilirdik, bir de fatura…

Cevher Paşa şehid oldu, kutlu olsun. Şehadet mübarektir. Bu nasip ve lütûftur ki şehadet, şu bizim “acı kayıp, yetişmiş adam, beyin gücü” türünden masallarımız pek gülünç kalır yanında. Her şehadet, geride kalanları bağlar. Cevher Paşa şehid oldu. İlk gün, İstanbul dışına burnunu bile çıkaramayan medyamız, mütereddid havadisler verdi. İnanmadık. İkinci gün, şehadet haberleri doğrulandı. Televizyon spikerlerinin kahir ekseriyeti, sanki Zulu kabilesinin şefi ölmüş gibi konuşuyorlardı. Ne bir fevkalâdelik oldu hayatımızda, ne de dalgalanma… Ve aynı gün, iki takım top oynuyor diye bütün Türkiye tepiniyordu. O stadda toplanan kırk bin “sporsever”, galiz küfürlerle sövüşürken, milyonlarca insan bir gölgeye, acımasız bir hayâle kızdılar ya da sevindiler, içki tüketimi tavana vurdu, bıçaklanmalar konusunda hastane defterlerine düşülen kayıtlar defterleri doldurdu, televizyonlardaki top yorumcuları gerdan kıra kıra pozisyonları değerlendirdiler.

Cevher Paşa şehid oldu.

Komik kalem bıyıkları vardı. Tuhaf serpuşlu, demode bir üniforması vardı. Mel Gibson’un kırkta biri kadar yakışıklı değildi. Ama bir ülke ve bir özgürlük için savaşacak kadar yiğit bir adamdı; bizim kırk bin mahfile endekslenmiş altmış beş milyon kafamızdan daha geniş ve daha parlak bir alnı vardı. Cevher Paşa şehid oldu. Bittabii, burada mühim olan, Ali Şen’in öfkeden purosunu yutmuş ve Sounders’in bir yıllığına daha mukavele yapmış olmasıydı.

Cevher Paşa şehid oldu.

Biz, bütün Türkiye, kafamıza inen yüz elli yıllık balyozun alıklaştırdığı gözlerle, tekstil kotalarına, Kuşadası Çiftliği'ne, Esat Kıratlıoğlu’nun sırma saçlarına, İngiltere 96’ya, Yasemin Yalçın’a ve Zeki Müren’in Bodrum’daki kovuğuna bakıyoruz.

Cevher Paşa şehid oldu.

Biz, bütün Türkiye, İnönü ve Fenerbahçe ve Avni Aker ve Ali Sami Yen stadyumlarının İngiliz tohumlarından mamûl otlarına doğru sürünüyoruz; Cevher Paşa, sınırsız bir yeşilliğin ileri üçlüsünde koşuyor.

Cevher Paşa şehid oldu.

SÜLEYMAN ÇOBANOĞLU

Bir Cevap Yazın

Yukarı