Kuyu

Rüzgar davetsizce taş medresenin meşe pencere kanatlarından içeri hızla girdiğinde, Hoca Celaleddin Ataullah Çelebi Hazretleri daldığı tefekkürden ürpertiyle sıyrıldı. Belinden boynuna doğru hızla yayılarak sırtına vuran serinlik, bahçedeki ulu çınarın toprağına henüz kavuşan, yeşili sararmaya yüz tutmuş yapraklarını odanın içine savurdu. Etrafına bakındı yaşlı âlim. Öyle ne olup bittiğini unutmuş bir haldeydi ki, neredeyse bir mağarada uyandığını sanarak, gözleri kapının önünde ön ayaklarını uzatmış yatan Kıtmîr’i arayacaktı. Elleriyle gözlerini ovuşturdu. Yüzünü ve ardından sakalını sıvazladı. Rahlesinin Acem halı üzerine düşen gölgesinden, aradan geçen vakti kestirmeye çalıştı. Muhakkak ki akşam ezanına az kalmıştı.

Son yazın akşamları artık üşüterek ve şiddetli esiyordu Horasan Dağları’nın eteklerinden. Kış yaklaşıyordu. Güneş yüzünü tümden çevirip, soğuklar tam anlamıyla gelmeden elden geçirtmek lazımdı tekmil kapı, pencere, sundurmayı. Geçen sene haftalarca yerden kalkmayan, yolları kapayıp, insanları aşsız, yakacaksız, ilaçsız, doktorsuz bırakan kar, medresenin neredeyse birinci kat pencerelerine kadar birikmiş, haftalarca olduğu yerden kalkmamıştı. Rutubet ve soğuk ahşap iskelet ve çerçeveler için de insanın kemikleri için de iyi değildi. Yaşlı adam öğle namazından sonra odaya girdiğinde, sırtının orta yerine o sabah kılıç kesiği gibi enlemesine giren ağrı aklına gelerek sıkı sıkıya örttüğünü düşünmüştü pencerenin kanatlarını. Hatta vidasını da çevirdi diye hatırlıyordu ama yaşlılık işte, belki de çevirmemişti.

Bağdaşını çözüp, bir eliyle yerden diğeriyle de dizinden destek alarak yavaşta kalktı ayağa. Uyuşan ayaklarına kan yürüsün de adımı boşa gelmesin diye bir müddet yerinde kalarak bekledi. Parmaklarını oynattıkça duyduğu ağrılı karıncalanma yüzünü buruşturdu. İhtiyarlık onu önce ayaklarından yakalamış, sinsi bir yılan gibi paçasından içeri süzülmüştü. Ve işte oraya da yerleşmiş, gitmek bilmiyordu. Bazı akşamlar bacaklarında hiç derman kalmamış ve sanki bir adım daha atsa bir daha hiç kalkamayacak gibi düşeceğini sanarak kendini hasır sedirine zor atıyordu. Ola ki gündüzünde her zamankinden biraz fazla yürümüş ya da uzun süre aynı şekilde ayaklarını hareket ettirmeden durmuş olsun, sızım sızım etleri
kesiliyor, sabah ezanına kadar gözüne uyku girmeyecek kadar sancılanıyordu. Sıcak tutsa ağrılar azıyor, soğuğa dursa fayda etmiyor, olduğu yere sığınamıyordu. Hekim başı bir gün “Hiç oynatmadan düz olarak uzatın hoca efendi hazretleri” dese bir diğer gün “Bugün arzu ederseniz yorulana kadar bahçeyi adımlayınız, kan deveranı şüphesiz ki iyi gelecektir”, diyordu. Lakin onun sözünü her tutmasının ardından hissettiği iyilik hekim başı avludan çıkıp daha evine gidiş yolundayken sanki buhar olup havaya uçuyordu. Ağır adımlarla varıp pencereyi tekrar, bu kez daha sıkı, örttü. Ahşap kanatların vidasını çevirip, eliyle de açılıyor mu diye yokladı. Açılmadı.

Hiç böyle yaşlanacağı aklına gelir miydi? At sırtında, belinde çift kılıç günlerce yol tepip Herat’a ilk geldiği vakitlerde nasıl da hızına kimsenin yetişemediği babayiğit bir savaşçıydı. Dizginlerini sıkıca kavradığı atının saçılan köpükleri ardında tüten terinden yükselen ılık buharı yanağında hissedecek kadar eğilmiş dörtnala giderken İki yanında yol boyunca uzayıp giden kayın ormanlarındaki ulu genç tekmil ağaç sanki gövdeleri birbirine yapışık, bir bütün duvar gibi sağlı sollu hızla kayıp giderdi. Nice sonra atı yorulup da soluklansın diye bir su kenarında durduğunda, başının hala uğuldadığını, gözlerinin sanki atın sırtından hiç inmemiş gibi etrafı bulanık görmeye devam ettiğini ve yerin sanki altından kayıp gidiyor olduğunu duyumsardı. Sırtını bir kayaya veya bir ağacın gövdesine verip, başı boynunun üzerindeyken uyuyabildiği, en ufak çıtırtıda fırlayıp hançerini çekebildiği yıllardı henüz. “Gençlik yaz günü yanına kattığın bir testi soğuk su gibi oğul” derdi anası rahmetli, “içsen kanamazsın, bittiğini göremezsin.” Görememişti Celaleddin Ataullah Çelebi de. Sanki gözünü bir kapatmış, açtığında kendisini bu yaşta, bu avluda, bu bedenin içinde bulmuştu. Ve sanki o bir an gibi gelen göz kırpışında her şey kendiliğinden olmuştu. Savaşlar çıkmış, seferler düzenlenmiş, devletler yıkılmış, yenileri kurulmuş, vakti dolanlar ölmüş, nöbeti dünyaya gözlerini yeni açanlar almış, sonra onlar da büyümüş, kız alınmış, verilmiş, toprak sürülmüş, ekin derilmiş ve kendisi ancak gökten düşen bir yağmur tanesi kadar bütün bu olup bitenlerde pay sahibi olabilmişti. Sanki o olmasa, yerine başka herhangi bir ademoğlu gelebilir ve bu ilahi denge Hoca Celaleddin Ataullah olmadan da aynı kusursuzlukla gök kubbe altında sürüp gidebilirdi. Oysa bilirdi ve inkar etmekten Allah’a sığınırdı ki yüce Yaradan onu bir sebepten dolayı göndermişti bu dünyaya. Nebi ve evliya soyundan değilse de onu bu topraklarda sözü dinlenen, hatrı sayılan bir muallim, âlim kılmış, ismine bahşettiği lekesizliğin dört bir yana kulaktan kulağa yayılması şerefini ihsan etmişti. Şimdi belki hayatını böylece aklından geçirdiğinde, bildiği bir masalı hatırlamış gibi olması artık enikonu kocamışlığındandı. Öyle ya bugün bir ulak salsa, tek bir sözüyle dost düşman ülkelerin, tekmil bey ve sultanları elçilerini gönderir, ricasını emir bilir, gönlünü kırmaktan çekinerek dileklerini yerine getirmeye çalışırlardı. “Bana değil de bir başkasına nasip olsa, aynı hürmet ve itibarı o başkası da görürdü elbet,” diyordu kendi kendine. Bunu bilmek mühimdi. Bunu bilmeden değil âlim, mümin bile olamazdı bir insan. “Bu devran ben olmadan da dönerdi,” diyebilmeliydi. “Elbet dönerdi!”

Abdestini tazeleyip biraz da nefes almak için dışarıdaki şadırvana yöneldi. Odasının gelinlik çağa gelmiş bir Türkmen tazesinin süssüz püssüz, yalın endamındaki incecik kapısını açıp, yalın ayak taşlığa adım attı. Medresedeki, dersliklerdeki, çilehanelerdeki kapıların tamamı önünde duranın ardında ne olduğunu merak etmeden, elini atanın tedirginlikle geri çekip destur ve besmeleyle ikinciye ancak yeltendiği, heybetli, koyu renkli, gül ağacından, geçmeli kapılardı. Büyük Cami ve medresenin kapıları için Sultan Mahmud’un fermanıyla Semerkant’tan bir usta çağırılmıştı. Yanında üç çırakla bu ustanın kapıları tastamam bitirip yerlerine takması neredeyse bir yıla yakın sürmüştü. Gel gelelim kaba inşaat daha devam ederken Hoca Celaleddin Ataullah Çelebi Hazretleri’nin işaret koyup “burası benim ola” dediği, giriş katta, kilerden biraz büyükçe bir oda ve o oda için daha ince tahtadan kestirttiği kapı herkesin diline düşmüştü. “Aman Hoca Efendi Hazretleri size şu yemyeşil çayırlara bakan, sabah güneşi alan, ferah, geniş oda daha münasip olmaz mı?” diyenlere “Olmaz”, karşılığını vermişti. “Burası ayakaltı, giren çıkan çok olur, hem rahatınız kaçar hem de tedbirli olmaz,” diye dil döktülerse de Nuh demiş peygamber dememişti Hoca Efendi Hazretleri. Fakat odaya kestirip, zımparalattığı incecik kapıyı taktırıp bir de onu gök mavisine boyatıp, üzerinde bir ince çıta ile tutturulmuş mütevazı bir kilit asınca, “elbet bunda bir hikmet var” deyip daha fazla kimse üstelememiş
ti. Bir hikmeti var mıydı yok muydu bilinmez lakin Celaleddin Ataullah Çelebi mavi rengini pek severdi.

Boyası aşınmış gök mavisi kapı gıcırdayarak gidip medresenin beyaz badanalı duvarına çarptı. Hoca Celaleddin günde iki kez süpürülüp paspaslanan mermer zeminde iri, apak, çıplak ayaklarıyla ağır ağır ilerledi. Ayaklarındaki uyuşma geçmiş, ardında dizleri kılıçla vurulmuş gibi bir ağrı bırakmıştı. Medresenin etrafındaki servilerin, kestane ağaçlarının, avludaki duaya durmuş gibi yapraklarını göğe uzatmış leylakların, meyveleri yeni belirmeye başlayan genç ayvaların, hurmaların, iğdelerin, orta yerdeki büyük çınarın dallarını yurt tutmuş irili ufaklı serçeler, bülbül ve alacalı saka kuşları bir olup acem aşiran bir makam tutturmuş, çığlık çığlığa şakıyorlardı. Bahçedeki mermer havuzun küçük çağlayanlar gibi havuzun dibindeki berrak birikintiye kavuşan serin suyu kuşların terennümüne eşlik eden kopuz telleri gibi havada çınlıyordu. Güller balkon denklerini sarmış kırmızı, pembe, beyaz birbirine dolanmış sanki bir bayram sabahı neşesi gibi yüzlerini gün ışığının onlara ulaştığı yöne dönmüşlerdi. Duvar diplerinde sıra sıra hercailer, hatmiler, papatyalar diziliydi. Bahçe duvarını yavrusunu kınalı kollarıyla memesine sevgiyle bastıran genç bir gelin gibi sarmış, kokusuyla gelen geçeni meftun eden hanımeli ve yasemin öbekleri bu senelik ömürlerinin sonuna gelmek üzere, bir sonraki baharda hepsi aynı yerden, aynı renklerle, aynı kokuları salarak canlanıp, tekrar hayatı kucaklayacağını bilir gibi güler yüz ve tevekkülle kasım yağmurlarını bekliyorlardı.

Şadırvanın önüne gelip durdu. Kenarları altın yaldızlı süslemelerle bezenmiş, tepesinde altından bir hilal, işlemelerini Horasan’ın en becerikli, en titiz taş oymacılarının özene bezene yaptığı kubbede göz gezdirdi. Önce “şadırvana kubbe ne gerektir” diyenler olduysa da kulak asmamıştı o vakitler Hoca Celaleddin, mimarları toplamış ve külliyedeki tüm binaların kubbesi için yapılan hesaplamalar sırasında şadırvanı da onlara dahil etmişti. Sonuçtan herkes memnun kalmıştı. Civar ülke ve beyliklerde de yavaş yavaş benzer mimarinin yayılmakta olduğunun haberi geliyordu ara sıra kervancılardan, Herat’ta mola veren ulaklardan ve sair gezginlerden. “Senden aldığımız ilhamla dünyada dizdiğimiz taşların ihtişamı karşısında böbürlenmekten sana sığınırız ya Rabbi” diyerek eğilip abdestini almaya koyuldu.

İşi bitince taşlardan birinin üzerine oturdu soluklanmak için. Dizlerindeki ağrılar bir yana son aylarda bir de gözleri kararır olmuştu her eğilip kalkmada. Bazı secdeden başını kaldırıp selam verirken dünyası zifir zindan oluyor, kulakları sultan Mahmud’un önünden kaçışan Hint fillerinin kıyameti andırır gürültüsü gibi bir uğultuyla perdeleniyor, bir an için seccadesi, seccadenin üzerine serili olduğu taşlık, taşlığın altında Büyük Tufan’ın ardından sular çekildiğinden beridir orada duran ve üzerinde hüküm sürmek için nice savaşlar çıkıp, hudutları kanla çizilen toprak çekilip alınmış gibi oluyordu. Neden sonra gözlerinin önündeki karaltı biraz aralanır gibi oluyor, siyah noktalar uçuşuyor en nihayetinde tekmil nesne kendi rengini tekrar giyiniyordu. Celaleddin Ataullah Çelebi, “Artık gören gözün karanlığa alışma vakti geldi,” diyordu içinden sık sık. Şimdi taşın üzerine iğreti oturup da hem soluklanmak hem de bahçede, avluda, her bir taşında belki de parmaklarının, ellerinin izi, kanı, teri olan medresenin duvarlarına bir iyice bakınmak istemesi biraz da bundandı. “Dünya gözüyle daha kaç kez bakmak nasip olur Allah bilir” diyerek, her fırsatta tohumlarını Çin’den, Kaşgar’dan, Hint diyarından ve hatta Konstantinapolis’ten ve Bizans’tan, Isparta’dan, Frenk’ten getirttiği çiçeklerinin kokuları ile ciğerlerini dolduruyor, artık iyice yaşlanan ve keskinliğini yitiren gözleriyle bu dünyaya ait yerlerin en sevdiğini son kezmişçesine aklına kazıyordu.

Anlayamıyordu üzerinde peyda olan bu hali. Senelerce şehit olma hayaliyle seferden sefere koşmuş, sonra yurt kurulup il tutulan yerlerde hocalık, imamlık, aksakallık yapmış ve nasip kapıları açılıp kendisine bu geniş arazi üzerinde ülkenin en büyük medresesi, içinde cami, kütüphane, derslikler, yatakhaneler olan bu külliyeyi kurma vazifesi lütfedilmiş, canını dişine takıp, amelelerin arasında gezinip, onlarla birlikte çalışmaktan yüksünmeyerek burayı yapmıştı. Henüz bıyıkları yeni terlemeye başladığı delikanlılık döneminde aldığı bir kararla seçtiği Hak yolunda, ümit edebildiğinden çok daha fazlasını bahşetmişti ona Yaradan. Daha mutlu bir ölüm, bu bahçede gelmezse, nerede gelirdi ki insana? Hem o değil miydi dünya malına meyletmemek için mal mülk edinmekten ömrünün her anında kaçınan? “Bir lokma ile bir hırkadan gayrısı neyimize gerek” demiyor muydu öğrencilerine? Bu topraklar, adını taşıyan bu külliye hepsi devlete a
it değil miydi? Bu bahçeye diktiği her ağaç, toprağa verdiği her dirhem su önce Allah sonra da devlet için değil miydi? Bu kuşlar, bu çiçekler, yemyeşil çayırlıklar, şırıldayan sular, tatlı tatlı batan güneş hak vaki olup da bedeni toprağın altına girdikten sonra da ardından aynı ihtişamla ve hayranlık uyandıran aynı güzelliklerle varlığını sürdürmeyecek miydi? Ve o sayamayacağı kadar çok yıldır ardında hayırla yâd edilecek işler bırakıp, emanetlerini ardına dahi bakmadan gönül rahatlığıyla bırakacağı halefler yetiştirmiş olarak, hasretle ve aşkla ve tarifi olmaz bir mutlulukla sonsuzluğun sahibine kavuşmayı, onunla manada bir olmayı, tekrar O’na dönmeyi istememiş miydi yalnızca?

Peyda olan öyle bir haldi ki hiç âdeti olmayan hayaller sarıyordu yorgun başını. Yerden bir anda biten sarmaşıklar gibi tanımadığı, bilmediği türde bir hasret dolaşıyordu ayaklarına. İki gündür Tamay Bala’nın Amu Derya gibi kıvrılarak omuzlarından beline inen, Altaylar’ın eteklerinde yaz ikindilerinin tatlı meltemiyle havalanıp, nazlı bir turna gibi süzülerek ardına, ait olduğu topraklara doğru, Celaleddin’den öte yana savrulan saçları geliyordu hayaline. Yüz yüze durduklarında, esen yelin bile aralarına girip, onlara ayrı yönleri gösterdiği, sessiz, utangaç, yazgısına razı Tamay Bala… Yüz hatları gelmiyordu gözlerinin önüne. Ne kokusu ne sesi ne de sözleri geliyordu. Yalnız o uçuşan dalgalı, yağmur almış ekin toprağı renginde saçları ve bir de “sen bilirsin” der gibi boyun eğip, susması. Onu şimdi bir kadın, tüm bedeni ve doğurganlığıyla, kapılar kapanıp mumlar üflendiğinde çözdüğü düğmeleri ve dağıttığı saçlarıyla değil, uzakta kalan, yitirilmiş bir hayat yolu gibi hatırlıyordu. Bir yuva kurmuş, çoluk çocuğa karışmış ve onların geçimi için alım satımın, hayvan sürmenin, toprak işlemenin derdine düşmüş olsa nasıl bir hayatı olurdu diye düşündüğünde geliyordu en çok nişanlısı aklına. Geldikçe de tövbe istiğfar ediyor, bunun bir pişmanlık değil, ibadetin sona erdiği, uykunun gelmediği boş ve sessiz odasında bir nevi kendi kendini oyalama olduğunu düşünerek, Yaradan’a sığınıp af diliyordu. Tamay Bala’nın hatırası her halükarda bu yaşlı ve her yerinden türlü ağrılar, sızılar gelen, olduğu yere sığınamayan, bir yerden alıp başka yere güçlükle taşıdığı bedende ardında bir günah iması taşıyan aralık bir kapı bile bulamazdı artık. O tehlikeyi atlatmak için uzun, çok uzun yıllarını Elbruz Dağları’nda ceylan yolu gözleyen bir aslan gibi kükreyip kabaran nefsini yağmurda bir saçak altına sığınarak önüne bir tas süt koysunlar diye sesini çıkarmadan bekleyen bir kedi eniğine döndürmek için
terbiyeyle geçirmişti. Bazı kendini meşgul ederek şeytana uyacak bir boşluk, rahatlık yeri bırakmamak uğruna baygın düşene kadar yorulmuş bazı bedenini tahammülü zor şartlara teslim ederek ölüme, hastalığa ve acıya meydan okumuştu. Olmuştu da istediği. İradesi suyu çift verilmiş bir çelik kılıç gibi bilenip, sertleşirken, kuru bir ceviz dalı gibi iki ucundan tuttuğu bedenî zafiyetini, acziyetini ortadan ikiye kırıp, odasındaki demir mangala atmıştı.

“Ben gidiyorum,” demişti genç kıza Celaleddin. “Yönümü Hakk’a çevirdim, bir hırkaya talip oldum, gidiyorum…” Anasına sıkı sıkıya tembih edip, elinde avucunda ne varsa, son gittiği seferde payına ne düştüyse bırakmış, “Tamay Bala’nın çeyizini yapıp, onu gelin edesin,” demiş, hepsini Allah’a emanet edip, bir atı, iki de belinde kılıcı yollara düşmüştü. Anasının gözyaşları billur gibi çenesine doğru süzülürken, Tamay Bala’nın yerden kaldırmadığı gözlerini son bir kez görememişti. Hiç kıpırdamadan yerinde duran genç kızın, gevşeyen yaşmağının altından kurtulan saçları bir de gök mavisinden ipek şalvarı dalgalanıyordu rüzgarda. Onunsa gönlünde tek bir ateş vardı. O ateşin harı da Horasan yaylalarında beslenir, oranın odunuyla büyüyüp yangına karılırdı. Atını çatlatırcasına sürmüştü.

Vaktiyle Hac yolundan dönüşte kafile Halep’te durakladığında, Çin’den gelip, Potemya’ya oradan da İtil boylarına barut, ipek ve baharat götürüp, dönüşte develerine deri, buğday, bakla ve bulgur yükleyip getiren, yüzündeki enine boyuna derin çizgiler kuru bir nehir yatağını andıran, o güne dek gördüğü en yaşlı adam olan tüccarın dedikleri geliyordu aklına. “Bir gün yaşadığını bile unuttuğun anılar aklına gelmeye başlarsa, bil ki günahlarının sorgusu yakındır.” Bakmıştı adama bir şey demeden. Sonra devamını getirmişti sözünün yaşlı tüccar; “Unuttum diyerek geçemezsin o kapıdan.”

Hasretle ve ümitle vuslatı beklemişti yıllarca. Anasını, Tamay Bala’yı, ilini, otağını bırakıp Hak yolunda cenk etmeye karar verdiği günden beri başka türlü bir hayat nasıl olur ve hatta başka türlü bir hayat olur mu diye şeytana uyup da aklına getirdiği olmamıştı. “Deli” diyordu Bizans’ın askerleri onlara; “ölüme can atan, okların üzerine atılan, Allah diye bağırarak var gücüyle saldıran birer zır deli.” Veli olmanın yolu deli olmaktan geçerdi. Bizans’ın canı tatlı, çelimsiz askeri bunu ne bilirdi?

Gücüne gidiyordu şimdi. Celaleddin çıktığı yolda Hoca Celaleddin Ataullah Çelebi isimlerini kazanıp, heybetli bir çınar gibi dallarının bir ucu Anadolu’da diğer yandaki ucu Türkistan’da bir medreseyi ardında miras bırakarak, yetiştirdiği veya yetişmesine önayak olduğu onca matematikçi, gök bilimci, müderris, hekim ve mimar dört bir yana ilim irfan yayarken, kendisinin bir kıl kadar bunda payının olduğu hissiyle gönlü huzur içinde veda etmesinin vakti nihayet gelip çatmıştı. Ölümün zamanını muhakkak ki bir tek Allah bilirdi ama kul da Azrail aleyhisselam’ın nefesini kulağının dibinde duymaya başladıysa bunu inkar edecek değildi ya? Vakit yeise kapılacak, gönül daraltacak, iç bunaltacak, ölmeden mezara girecek, kara düşüncelere teslim olacak vakit miydi? Hiç olur muydu? Daha geçen ay Selçuklu hakanı bir heyet gönderip sağlığı elverirse kendisini veyahut talebelerinden güvenilir olanları Anadolu’ya gidip yerleşecek akıncı birliklerine katması için ricacı olmamış mıydı? Bizans mezaliminde yoksulluktan, açlıktan, sefaletten kırılan Anadolu köylüsüne Hakikat’i anlatmak, onları Hak yoluna çağırmak, Allah’ın izniyle Anadolu’yu Türk yurdu yapmak için sefer hazırlıkları yapılmıyor muydu? O ki Erzurum’a, Kars’a, Ağrı’ya ve Muş’a varılacak, oraları il tutup tâ deryaya kadar ovasına dağına Resulullah’ın sancağı kurulmayacak mıydı?

Vakit şimdi minarede şafağı bekler gibi bayram etmenin, bu coşkuya, ümide, azme ortak olmanın, Tanrı Dağları’ndan kalkan rüzgarı ardına alıp, Ağrı Dağı’na kanat çırpan bir kartalın her biri hurma dalı kalınlığında tüylerine tutunup denizleri, nehirleri, dağları aşmanın vaktiydi. Bir müjdenin vaadine gebeydi o topraklar. Gitmeli, kavuşmalı, dil döküp anlatmalı, gerektiğinde vuruşmalıydı. O müjdeyi, altına gizlendiği bağrı nazikçe kazıyarak, toprağı yatağına küstürmeden bulup çıkarmalıydı. “Belki de,” diyordu Hoca Celaleddin Ataullah Çelebi Hazretleri, “aklımın ve hevesimin yettiğine, yaşlı ve yorgun bedenimin gücünün yetmeyişindendir bu ümit kırıklığı.

Belki de…” Soluklanmak için iliştiği taştan ağır ağır doğruldu. Gözlerinin önünde koca bir ömür geçmiş ancak oturalı daha bir dakika belki olmamıştı. Avluda açılıp kapanan kapılar, ölçülü ve sakin adımlarla duyulmaya başlanan ayak sesleri akşam telaşesinin başlamak üzere olduğuna işret ediyordu. Bu akşam talebelerin, mollaların ve diğer hocaların arasına gitmeyecek, namazını odasında kılacak, bir tas çorbasını odasında içecek ve yine gözleri uykuya hasret, dizleri, bilekleri, ayakları sancılara teslim sabahı bekleyecekti. Lakin tüm bunların hepsinden önce gidip büyük taş binanın tam arkasındaki koruluğun içinde, iğde ağaçlarının arasına açılsın diye mimar başına haber saldığı çalışmayı bir görmek istedi karanlık çökmeden. “Bana bir hafta mühlet verin Hoca Çelebi Efendi Hazretleri,” demişti mimar başı, “tam da buyurduğunuz gibi olacak.” Üçüncü gündü o gün. Muhakkak ki yarılanmış olsa gerekti şimdiye.

Çıplak ayakları taştan toprağa değdiğinde vücuduna sanki tabanlarından baldırlarına ve oradan da daha üst kısımlara doğru bir rahatlama hissi geldi. Durup gözlerini yumdu. Derin bir soluk aldı. Hala toprak kokusuyla duyduğu ferahlama ve toprağa karışıp, toprakla bir olmaya özlem duyabildiği için Cenab-ı Allah’a şükretti. Gözlerini açıp koruluktaki ağaçlarına her biri birer evladıymış gibi bakındı. Onları verene hamdedip yürümeye devam etti. “Kurban olduğum, her iklimin mücevherini başka başka vermişsin” diyordu adımları kah toprağa kah yoncalara basarken. “Demek Basra’da olsak hurmalara, o başı arşı âlaya varan, en yükseklerinde türlü türlü meyvelerin bittiği, uzun palmiyelere sevdalanacak; Hazar’da yaşasak ıhlamur, kestane, gürgenlere yar diyecek; Şam’da o mis kokulu turunçları, limonları, sulu portakalları veren anaç ve cömert meyve ağaçlarını yoldaş edinecektik. Nasibimizde ayva, nar, iğdeler, servi ve kavaklar varmış, razıyız Ya Rabbi!” diliyle dişleri arasında bir dua mırıldanarak mimar başının sözünü verdiği gibi işe çoktan başladığı toprak alana vardı. Genişliği tıpkı verdiği ölçüye göre bir kulaçtan biraz fazlaydı. “Kollarımı iki yana açtığımda etrafımda dönebilecek az bir alan kalsın,” diye tembihlemişti mimar başını. “Derinliği, iki adam bir de onların üzerine çıkmış bir ufak çocuk kadar olsun. Tahta bir kapak yap, ortasında güneş tam tepedeyken şu bir gözümün çevresi kadar genişlikten ışık girsin. Duvarlarını kerpiçle sıva, zeminine hasır yay. Bir maşrapa su, yarım somun ekmek yerleştir. Aşağı doğru bir adam boyu uzunlukta bir halat sarkıt. Halatın kuyunun dışında kalan ucuna bir zil bağla. Bir de halattan merdiven hazırlat, dışında dursun.” “Emriniz bâşım üstüne Hoca Çelebi Hazretleri, lakin iki adam bir de çocuk boyu olsun buyurmuştunuz, şimdi halatı bir adam boyu yaparsak, mahkum nasıl ulaşacak halata?”

Gülümsemişti Hoca Celaleddin; “Mimar başı, aşağıdaki eğer etinde bir çocuk boyu zıplayacak kadar can bırakmazsa, mundar gideceğini bilmeli, öyle değil mi?”

“Siz nasıl buyurursanız Hoca Çelebi Hazretleri. Lakin affınıza sığınarak sormak isterim, buraya kimi hapsedeceksiniz? Kim buraya, bu şekilde kapatılmayı hak edecek bir suç işlemeye cüret edebildi bu medresede?”

Yine gülümsedi Hoca Celaleddin; durdu, çok uzaklardan gelen bir ses işitiyormuş gibi gözlerini ağaçların ardında uzanan ufka dikerek, uzun uzun dinledi. Sonra döndü; “Duyuyor musun mimar başı?”

Mimar başı duymadığını itiraf edemeyip, mahcubiyetle başını önüne eğdi.

“İşit!” dedi Hoca Celaleddin Ataullah Çelebi, “işit mimar başı!” Eğilip kulağını toprağa dayadı, arzın kalbi atarak yaklaşmakta olduğunu, derinlerden gelen belli belirsiz, tok ve kararlı seslerin toprağı döverek, tozu dumana katarak ilerlediğini duydu. Dizleri üzerine oturdu. Mimar başı da hemen yanı başına diz çöktü. Gözleri önünde, merak ve korku ile bekliyordu.

“Oraya bir mahkum hapsolmayacak,” dedi.

Mimar başı başını kaldırıp, büyük bir muhabbet ve hürmetle gönülden bağlı hissettiği, küçücük bir yetimken kendisini alıp burada doyuran, büyüten, okutan, baba bildiği yaşlı adama baktı.

“Bu gelenler Allah’ın orduları oğul! Duramayacak kimse önlerinde… Geliyorlar…” dedi. Gözleri önce dolup titreşen bir yağmur birikintisi gibi kıpırdadı. İnci gibi damlalar bembeyaz sakallarına doğru süzülüp, gözden kayboldu. “Peki ya bu kuyu?” diye sordu mimar başı, sesi alçak, sorarken cevabını Hoca Çelebi’nin gözlerinde görmüş gibi perişan.

“O kuyuya hak eden inecek oğul! Kuyuya nefsinden soyunan girecek.”

Karanlık idi Herat’ın taş medresesine. Sonra bir kandil yandı. Neyzenler yerlerini aldı.

 

Misli BAYDOĞAN

Bir Cevap Yazın

Yukarı