Medine’de Muhammed Türkistan’da Hoca Ahmet

          Ulu Türkistan coğrafyasında; Hazret Sultan, Piri Türkistan ve Ahmed-i Sani olarak bilinen Türk-İslam dünyasını ve Anadolu’yu ilmek ilmek işleyen Pirimiz Hoca Ahmet Yesevi’ye ve erenlerine selam olsun…

Hazret Sultan, Batı Türkistan'ın Sayram şehrinde dünyaya gelip, din büyüğümüz, mutasavvufumuz, şairimiz ve yol göstericimiz olmuştur. Buhara'da Hz. Muhammed ahlakıyka ahlaklanmış, İslamiyeti gerek duruşuyla, gerek yaşam tarzıyla Taşkent dolaylarında, Seyhun ötelelerinde, bozkırlarda yaşayan; köylü ve göçebelere, taşa toprağa ve gökte gezen kuşa dahi tutunacak bir dal olarak sunmuştur. Şeyhimiz Tasavvuf terbiyesini Arslan Baba’dan ve daha sonra çağın büyük alimlerinden Şeyh Yusuf-i Hemedani’den alıp bu değerli alimlerin muhabbetlerini kazanmıştır.

''Muhabbet'' ne değerli kelimedir, kelimenin manasına varabilenler için… Gönüllere gelen Hikmet ve Sır yine ‘Muhabbet’ sayesinde gönüllere girmiştir.

Oğuz Han’ın başkenti Yesi şehrinde ömrünü eda eden Pirimizin derin tasavvuf bilgisi ve kalplere pozitif enerji yayan sohbetiyle ünü Türk-İslam coğrafyasında hızla yayılmıştır. Kendileri Yesevi Tarikatı’nın kurucusu ve yolundan gidilmesi gereken bir Türk milliyetçisidir. Muhammedi sevgiyi ve Hak din İslam’ı çok geniş bir coğrafyaya yaymıştır. Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan sevgi, sevme, ve sevgiyi layıkıyla yaşayamama sorununa dokuz yüzyıl önceden çareler üretip, her türlü rehabilitasyon hizmetini manevi anlamda günümüze ulaştırmıştır…

Ehl-i Sünnetten olan Hoca Ahmet evvela düşünmeyi, öğrenmeyi, sorgulamayı ama asla yargılamamayı öğütlemiştir. Çünkü Allah’ın elçisi, peygamber olmadan önce yıllarca Hira Mağarası'nda derin düşüncelerle varlığını sorgulamıştır.

Ahmet Yesevi'ye göre din ancak bilimle tamamlanır. 'İslamın şartı beştir' ne çok duyarız bu cümleyi. Belki de söylene söylene derin anlamları gizli kalmış bir cümle. Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed'in elçi olduğunu bilmek… Namaz, Oruç, Hac, Zekat… Gerçekte ise Hac ve Zekat geliri iyi düzeyde olanlar için farzdır. O zaman yoksullar için İslam’ın şartı üç mü? Yesevi Şeriatı bu alışılagelmiş, tek düzelikte kaybolmuş cümleleri açtıkça açmış ve bakınız nasıl kapsayıcı bir yol çizmiş;

Allah'ın birliğini ve Muhammed'in elçiliğini bilmek, Namaz, Oruç, Hac, Zekat, Yumuşak söylemek, Dini Tanrı'nın elçisinin yolundan yaşamak, iyiliği dilemek kötülüğü önlemek ve bilimle uğraşmak… Nasıl ince bir şeriat yolu değil mi? 'Yumuşak söylemek neden İslam’ın şartı olsun?' der gibisiniz. Bakınız Ali İmran Suresi 159. Ayette ''Allah'tan bir Rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Katı yürekli, kaba saba olsaydın kesinlikle giderlerdi. O halde onları bağışla, onlar için bağış dile.'' Bu ne güzel kaynak!

Bilim, varlığı bilmek için bir yol, gerçeğe ulaşmak için çizilmiş bir harita. Bu harita, bazen bir umman bazen bir çekirdek tanesi… Çoğu kez Kul olanın kaybolduğu sonra bulup yine kaybettiği ama mutlaka varlığın nuruna ulaştığı bir umman. Çünkü ‘’Şüphesiz ki biz sizin kaderinizi çabanıza bağlı kıldık. (İsra 13)’’ diyen Allah; asla kendisinin ve insanlığın iyiliğine yararlı olmaya niyet eden kulunu geri çevirmez. Bakınız iyilik için işler yapanı demiyorum, iyiliğe dahi niyet edeni geri çevirmez… Çünkü O Allah ki bütün sıfatları sonsuz, bizim bilemediğimiz kadar sonsuz… Mesela O’ndaki ‘Sabır’ kavramı kesinlikle biz kullarında yok. Bizde sadece O’ndan tecelli etmiş hali mevcut. Allah bekler imhal eder ama asla ihmal etmez. Bir de bakarız ki o bekleyişlerimiz nasıl güzel bir yola varmış… Varlığı bilen, kendini de bilir… Bu sebeple aslında Pirimiz bizlere; Allah’ın var ettiklerini layıkıyla bilerek var olabileceğimiz ve ona layık bir kul olabileceğimizi söylüyor.

O kadar ki Peygamber aşığı olan Yesevi, Peygamber Efendimizin 'Bilim öğrenmek kadın-erkek her müslümana farzdır.' sözünden şeriat çizgisi çizmiş. Bu nasıl edep? Bu nasıl gönülden bağlılık!

 

Ahmet Yesevi binlerce öğretmen yetiştirip Türk Dünyası'nın her yerine gönderirken, kendisinin ve ailesinin geçimini; ürettiği tahta kaşık ve kepçeyi satarak yapıyordu. Dokuz yüz yıl önce Müslümanlar kaşıkla yemek yesin diye kaşık üreten Ahmet Yesevi nerede, bugün ki çağda bile elle yemek yemeyi sünnet sananlar nerede?

Yesevi yolunda dünyaya tapmak yok. Ama ilimden ve bilimden elini çekip üretmeden yaşamak da yok. Hazret'e göre bir Müslüman her şeyin en güzeline en kalitelisine sahip olmalı fakat sahip olduklarını cömertlikle ihtiyaç sahiplerine dağıtarak, alçak gönüllükle ve tevazuyla gizlemelidir. Alçak gönüllülük ve tevazuya büyük önem veren Pir’in bu konudaki fikirleri çok nettir. Bakınız bir Hikmet’te şöyle sesleniyor;

 

“Sünnet imiş, kâfir de olsa incitme

Gönlü katı gönül kırıcıdan Allah şikâyetçi…”

 

Ne olursa olsun, kim olursa olsun değer verdiği yine insan, yine sevgi, hoşgörü ve muhabbet. Bizim yolumuzda insanları ezmek, kötü muamele etmek ve hatta üzmek yoktur. Şükürler olsun yolumuza. Biz inançlar için insanları beğenmemezlik yapamayız. Unutmamalıyız ki inançlar da insanlar için. Bu da yaratılışımızın bir Sırr’ı olsa gerek. Sırr’a saygılı olmak yaratıcıya saygılı olmaktır… Ancak! Yolumuzun gereğidir ki başka dinlerin, anlayışların ve inançların saldırılarına, çeşitli adlarla kurduğu tuzaklara karşı uyanık olmalıyız.

Tasavvufi yolda ‘Mürşid’ ve ‘Pir’ ilişkisi kuran Şeyhimiz ‘’Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.’’ sözünü işte tam burada tasavvufta kullanmıştır. Amacı İhsan’lı ve İhlas’lı kullar yetiştirebilmek. İhlas, İslam’ın aslıdır. Tasavvuf yolunda Âşıklığın ilk belirtisidir İhlas… Yani din adına yapılan her işi Allah adına yapmak ve O’nun rızası için yapmak… İhlasın karşıtı riya ve gösteriştir. Bakınız Pir Hikmet’inde ne buyuruyor;

 

“Kötü işler işlerler haramdan ürkmezler,

Gösteriş teşbihi ellerinde gözyaşı dökmezler…”

 

Aşk sahibi olanda gösteriş olmaz, gösterişçiden Âşık olmaz. Tasavvuf yolunun en tehlikeli sapma yollarından birisidir riya. Riyakârlar ve gösteriş budalaları Hakk’a rakip sanırlar kendilerini. Yolumuzdan ırak olsunlar…

Ve İhsan… O Allah’ın bize nasip ettiği en güzel rahmet, en şerefli hallerden biri. Naçizane fikrim şudur ki: Bence Allah’ın bizden samimiyet istediğinin ve samimi olmamız için açtığı yoldur ihsan. Ve tasavvufun en zor kanatlarından biridir. İhsan demek; Allah’ı görür gibi ibadet etmek demektir. Sen O’nu görmezsin ama O seni görür… Burada tasavvufun amacı ortaya çıkıyor. İhsan sahibi olmayan kul tasavvufta pişemez. Tasavvufta Mürşid ve Pir’in arasında çok güçlü manevi bir bağ vardır. Evet, yolumuz zordur ama Pirimizin icra ettiği peygamberlik mesleği, öğretmenlik, daha da zordur.

Her adımı Hz. Muhammed yolundan giden Hoca Ahmet, Türk kimliğini koruyarak asla Araplardan gördüğü yaşam biçimini desteklememiş Türk halkının asimilasyona uğramaması için eserlerini Türkçe yazmış ve Türk yurtlarına kendinden parça olarak yolladığı talebelerinin de Türkçe konuşup, Türkçe eserler vermelerine büyük önem vermiştir. Horasan’dan yolladığı canı Tapduk Sultan ve O’nun da canı Emrem Sultan’la Anadolu’yu, Anadolu’dan yayılıp Türk-İslam coğrafyasını nakış nakış işlemişlerdir. Hacı Bektaş Sultan’la gönülden gönüle açtığı yollar Pir Sultan Abdal’a, Daimi’ye, Nesimi’ye, Hacı Bayram Veli’ye ve dahi nice canlara ulaşıp sultanları kul, kulları sultan etmiştir Pirimiz…

 

Şanlı Türk tarihinin karanlık yönlerinden biri Selçuklu döneminde dilimizin asimile olmasıdır. Selçuklu devletini kuran Türklerdi. Çağrı ve Tuğrul kardeşler devletin temelini attılar. Alparslan ve oğlu Melikşah devleti büyütüp genişlettiler. 1040 yılında Dandanakan Zaferi ile Hakan olan Tuğrul Bey’den sonra 1157’ye kadar Büyük Selçuklu Devleti sürdü. Anadolu Selçukluları ise 1077-1308 arasında hükümranlık sürdü.

Maaleseftir ki Selçuklu Türkçe’ye karşı görünmez bir perde oldu. Çünkü din ve ilim dili olarak Arapça’yı, devlet ve edebiyat dili olarak Farsça’yı benimsediler. Nizamiye Medreselerinde Arapça ve Farsça hâkimdi. Zamanla Farsça ana dil durumuna geldi. Türkçe dışlandı. Çağrı’nın, Tuğrul’un, Alparslan’ın soyundan gelen Anadolu Selçuklu Hakanlarının üçünün adı Key-Hüsrev, ikisinin adı KeyKavüs, üçünün adı Key-Kubat’tır. ‘Key’ Türkçedeki ‘Alp’ sözünün karşılığıdır.

Ne üzücü bir bilinç kayması Alp-Arslan değil Key-Hüsrev… Farklı farklı topraklarda ayrı ayrı yaşasak da başka başka soyadları alsak da tümden adımız Türk’tür. Türk’çe yaşamalı Türkçe konuşmalıyız. Türkçemiz yok olursa yok olmaya mahkûmuz.

İşte böyle bir zamanda 12. yüzyılda Ulu Türkistan’da bir Ulu Kişi Hoca Ahmet, Farsça yaygınlığına karşı Türkçe bayrağını yükseltti. Kurduğu okulda Türkçe eğitime başladı. Öğrettiği İslam’dı ve Emevi Devleti’nin varlığıyla bile kirlettiği topraklardaki yozlaşmış, sadece paraya ve maddeye tapan sözde İslamcılara karşı arı bir gönülle Müslümanlığı ve Hak Din İslam’ı gönüllere işliyordu. Anlattığı din Allah aşkı, insan sevgisiydi. İnsana hizmetin değerini, kadına saygıyı, emeğin ve emanetin kutsallığını Türkçe anlatıyordu. Hikmetler Türkçeydi, Türkçe yayılıyordu…  Pir’imiz Hikmetler’inde;

“Ayet hadis anlamı

Türkçe olsa anlarlar

Anlamına erenler

Başı eğip dinlerler

 

Miskin Kul Hoca Ahmet

Yedi atana rahmet

Fars dilini bilir de

Sevip söyler Türkçeyi…”

Horosan'ın ve Pir'in gönlünden kopup gelen erenler Anadolu'yu Alp'ler için hazır hale getiriyordu. Bu uğurda yetişen; devlet kapısında gözü olmayan, cihan devleti idealine sahip, şefkatli ve yardımsever, Söğüt tepelerinden Viyana önlerine uzanan hem Alp hem Erenler Pirimizin gönüllere sunduğu od ateşi sayesinde hem düşmanını yeniyor hem de otağına bir kandil oluyordu… Göçebe Türkmenlere gönül yoluyla ulaşan Hoca Ahmet yazdığı Hikmetlerle günümüzde gönüllere girmeyi sabırla bekliyor. Evvela bizden bir ateş yakmamızı bekliyor. Bir güzel Turan Ateşi. Bin yıl önce olduğu gibi bugün bin yıl sonraya bırakabileceğimiz güzel bir dert edinmemizi istiyor Pirimiz.

Bu yüzden Hoca Ahmed'in gönlündeki ateşe talip bir gönül edinmeli evvela, Mehmet Akif'in 'Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlal' sözündeki kut almış ırkımızı tanıyarak; Yesevi dergâhlarına derviş olmaya talip olmalı…

 

Neslihan Gökay

2 thoughts on “Medine’de Muhammed Türkistan’da Hoca Ahmet

Bir Cevap Yazın

Yukarı