Sultanın Yadigarı

1919 sonbaharında Fatih’in ara sokağında bezirgânlık yapan Molla Osman Efendi yapmacık bir gülümsemeyle doğruldu. Misafirleri Al-i Osman’ın en berbat zamanlarını yaşanmasının müsebbibi olan işgal kuvvetlerinin iki subayıydı. Sözde asaletlerine rağmen bir kabadayı gibi gerinmek yerine; kılıçlarının kabzalarını sımsıkı tutmaktaydılar.

Osman Efendi’nin ezayla beklediği gün gelmişti. Subaylar dükkândaki bütün mallara karşılıksız el koyacak, bir Osmanlı evladını daha aç bırakacaklardı. Ellerinde türlü dalavereyle temin ettikleri Osmanlıca bir tebligat vardı.

Osman Efendi tebligatı bir çırpıda okuyup maksadı anlamış, refleks kabilinden parlayıp, kâğıdı uzatan subaya bir tokat atarak kefereyi yere sermişti. Diğerini de etkisiz hale getirdi, fakat artık kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı.

-Vay be Lamia’m, sana bir gün yüzü gösteremedim.. Dedi. Ve hızla evine koştu. Derhal Lamia’yı ve oğlu Rifat’ı alıp evden çıktı. Silivri’deki Talat Efendi’nin evine vardıklarında hava çoktan kararmıştı.

Osman Efendi, Molla lakabını babası bahçıvan Molla Bayram Efendi’den almıştı. Kendisi de babası gibi Sultan Abdulhamid’in bahçıvanlığını yapmış, kendini Yıldız Sarayı’na vakfetmişti. Fakat Sultan Selanik’e sürülünce ittihatçıların da tehditleriyle saraydan ayrılmış, birikiminin tümüyle bir bezirgân dükkânı açmıştı. İşgalle birlikte işleri iyiden iyiye durmuş eşi ve oğluyla büyük sıkıntılar çekmişti.

Eşi de Rum kökenli Larine idi. Saray vazifesinde onu çocuk iken tanımıştı. Sultan Abdulhamid Han, Selanik’te ailesini yitiren, bu vesileyle devlet eliyle İstanbul’a getirilen Larine’ye bizzat İslam telkin etmiş, kabul edince de ona deri kılıflı bir Kur’an hediye etmiş ve O’nu bahçıvanı Osman Efendi’yle nikâhlamıştı. İsminin de Lamia olmasını telkin buyurmuşlardı. Silivri’ye kaçtıklarında Osman Efendi 24, Lamia Hanım ise 19 yaşlarındaydı. Oğulları Rifat ise henüz 3 yaşını sürmekteydi.
Osman Efendi, Talat Efendi’yle saraydan tanışır, Silivri’ye taşınmadan önce de samimi olarak görüşürlerdi. Bu kez can dostunun kapısını ehl-i ıyalı için çalmış, kardeşinden aman dilemişti. Lakin Talat Efendi sarayın askeri olduğu için çoktan fişlenmiş, tüm ailesiyle birlikte kaçak hayatı sürmekteydi. Mesleğinden dolayı çevresi geniş olan Talat Efendi, Yıldız istihbaratçısı bir eski subay olarak daha önce vazife yaptığı Aydın bölgesinin toprağını överek, Aydının İğneovası Köyü’ndeki (Ortaklar) Dokuzun Yahya Efendi’yi bulmalarını tavsiye etmişlerdi. Böylece Yahya Efendi, Talat Efendinin selamıyla onlara hürmet edecek, saklanmalarına ve istihdam olmalarına yardım edecekti.

Dokuzun Yahya Efendi de Yıldız İstihbaratçısı olarak, Talat Efendi ile vazife yapmışlar, subaylarla efelerin Aydın’da olası bir savaşta nasıl tek yumruk olabileceğini araştırmış, gerekli tedbirleri yıllarca ifa etmişlerdi.

Sultan’ın tahttan inmesine rağmen, Talat Efendi gibi deşifre olmayan Dokuzun Yahya Efendi, Aydın dağlarında Efe olarak nam yaptığı halde çalışmalarını sürdürmekteydi.               Osman Efendi, Talat Efendi’nin ayarladığı bir kafileye katılıp Aydın yollarına düşmüştü. Bir teneke bavul ve bir bohçaya tüm geçmişlerini sığdırmışlardı.

Günler süren yolculuktan sonra İyneovası Köyü’ne varmışlar, fakat Yahya Efendi’nin Efe sıfatıyla bizzat cihad ederken Yunan tarafından şehid edildiğini duyunca bir kez daha kimsesiz kalmışlardı…

Al-i Osman bütünüyle gurbeti idrak etmekte, Lamia Hanım ise ikinci gurbetini sürmekteydi.

Yahya Efendi’nin kızanları tarafından temin ettikleri eve yerleşen aile ise Aydın’ın çilesini de görüp, iyiden iyiye çökmüşlerdi.

Lamia Hanım yeni evlerinin duvarına Sultan’ın yadigârını asarken:
-Yerli Rumlar öldürmüş… Dedi.

Osman Efendi:

-Herkes dininin icabını yapıyor…

Deyince, Lamia Hanım:

-Şu işler düzene girsin, bana Kur’an okumayı öğretiver. Dedi.

Günler böyle geçerken, İğneovası’nda ne bahçıvanlık; ne de bezirgânlık yapamayacağını anlayan Osman Efendi:             –

Lamia Hanım, şehitler yetmiş kişiye şefaat eder, ya gidip çeteye katılayım; ya da Nazilli tarafında bir iş bulayım. Keferenin dilini biliyorsun, sana zararları dokunmaz. Deyince Lamia Hanım şehadetin ince manasını henüz bilmediğinden ağlayarak reddetti. Tek sılası olan efendisini de kaybederse, üçüncü gurbet, ölümü özletecekti. Hâlbuki Al-i Osman tek sılayı Allah Teâlâ olarak kabul etmiş, bu sayede ölüme koşarak yürümüştü. Çünkü sılada Müslümanlar, bir gün ailelerine, bir gün topraklarına ve bir gün namuslarına veda etmekteydiler. Lamia Hanım:

-Git ama iş bulmak için git, sonra gelip oğlunla beni de al. Deyince Osman Efendi derhal hazırlığa girişti. Sokaklarda çığırtkanlık yapan keferelere nefretle bakıp, Aydından gelen mücahid menkıbelerini düşünerek, İğneovası’ndan çıktı.

Aylardır çobanlık ve yevmiyeli çiftçilik yapmış, karşılığında ancak gıda almış, büyük sıkıntılar yaşamıştı.

Yollarda ise göç kafileleri insanın içini acıtmaktaydı. Germencik’e ulaşmadan bir göç kafilesindeki bir hanım, Osman Efendi’ye seslendi:

-Efem! , Kumandanım!

Osman Efendi:

-Buyurun. Deyince kadın, at sahibi olmanın bile lüks sayıldığı Aydın bölgesinde gezen Osman Efendi’yi Kuva-yı Milliye görevlisi sanarak arzuhal etti.

Osman Efendi içi acıyarak:

-İnşe’Allah düzelecek her şey… Diyebildi. Fakat yüreği öyle dağlanmıştı ki utancından kıpkırmızı olmuştu.
Kadının derdi din, toprak, ecdatken ve bütün Aydın aynı dertle dertlenirken; kendisi karnını doyurmanın derdine düşmüştü.

-Lamia’m, senin yüzünü bu dünyada güldüremedim, izin vermesen de senin ahretini ve Al-i Osman’ı müdafaadan geri durmayacağım. Dedi. 1920’nin başında İğneovası’nı terk eden Osman Efendi’den iki yıl haber gelmedi.

Lamia Hanım, efendisinin cihada iştirak ettiğini Osman Efendi’nin mektubundan öğrenmiş, geçimini ise mektubun içinde gelen para ile temin etmişti. Birçok kez keferelerin zulmüne uğramaktan rum asıllı olduğu için kurtulmuştu.

Bu iki sene zarfında şahadetin manasını araştırmış, belki şehit olacak olan efendisine olan sevgisi büyüdükçe büyümüş, ayrıca mücahit eşi olmaktan ötürü gurur duymaya başlamış, dine sımsıkı sarılmıştı.

Fakat Sultan yadigârı Kur’an’a el sürüp öğrenememişti. Sıkı dostu Nazlı Hanım’ın validesi Molla Hanife Hanım’dan ders almaya karar verdiğinde tarih 1922 Nisan’ıydı, bir aydır da eşinden haber alamamış, böylece Allah’a sığınmıştı. Mayıs ayında çalışmalar neticesini göstermiş, Lamia Hanım Kur’an okumayı öğrenmişti.

Sultan yadigârı Kur’an ise hala duvarda asılı durmaktaydı. Çünkü Lamia Hanım eşinin şahadetini bildirene muştuluk olarak Sultan yadigârını hediye edecekti,

Tarih 1922’nin Eylül’ünü gösterdiğinde, zafer tamamen ilan edilmesine rağmen, ne Osman Efendi, ne bir mektup ve ne de şahadet haberi gelmemişti.

Hâlbuki Osman Efendi iki yıl boyunca kahramanca cihad etmiş, ancak emeline ulaşamayıp gazi olarak evine dönmekteydi.

-Lamia’m, bize bu dünyada gülmek yok… Allah beni şehit de etmedi. Ben yüzüne nasıl bakarım? Diye ağlayarak İğneovası’na kadar geldi.

Lamia Hanım ise çevre evlere gelen şahadet haberlerinden dolayı, her an kapının çalmasını ve bir subayın gelip eşinin şahadet haberini bildirmesini beklemekteydi.

Bu sırada Sultan yadigârını duvardan indirmiş ilk kez O mübarek kitaptan eşinin ruhuna bir Yasin-i Şerif okumayı dilemişti.

Deri kılıfın kapağını besmelelerle açınca, içinde küçük bir Kur’an, rulo halinde bir kâğıt görünce şaşırdı. Çünkü kılıfa göre Kur’an epeyce küçüktü ve buna rağmen kılıftayken kitabın yarım okka olması da imkânsızdı.

Kur’an’ı kaldırınca içindeki yüzlerce altını gördü. Sultan, İslama geçen Lamia’ya ancak ilim öğrenmesi halinde sahip olabileceği bir hediye hazırlamıştı. Bu zor günlerde içine bir mutluluk düşmüşken kapıdan içeri sessizce giren Osman Efendi de, Sultan Abdulhamid Han’ın hediyesi karşısında hayretler içerisinde donup kalmıştı.

Rıfat’ın sesiyle kendilerine geldiler.

-Babam gelmiş anne!

 

Ünsal Demirbaş

Bir Cevap Yazın

Yukarı