Uzun Çarşının Uluları

Adını hep duyardım. Fakat bir türlü nasip olmamıştı hemhâl olmak onunla. Geçen yaz hususi olarak onun için girdim kitapçıya. Ya yoksa diye de içimde iblisten kalma bir vesvese vardı. İsmini oradaki görevliye söyleyince, kitapçının gözlüklerinin arkasındaki gözleri parladı ve ‘’galiba vardı’’ dedi. Biraz uğraştık, göz gezdirdik ve üç beş dakikalık endişeyle karışık bu önemsiz görünen büyük mücadeleden sonra onu bulduk… Eve gidip çantamı hazırladım, akşamına şehirlerarası uzun bir yolculuğa çıkacaktım. Yanımda yol arkadaşım: ‘’Uzun Çarşının Uluları…’’

Usûldendir diye evvelen birkaç teknik husustan bahsetmek isterim.  Eserin ilk basımı 1977’de yapılmış. Bizim elimizdeki basım ise 2011 tarihli Ötüken Neşriyatça yapılmış. 22 hikâye ve 311 sayfadan oluşan eserin yazarı Mitat Enç ise 1909 Gazi şehrimiz Antep doğumludur. Başarılı bir eğitim hayatının ardından mesleki kitaplarının dışında bize böyle harikulâde eserler de bırakmış. Bu eseri ise iki dönemde geçiyor. Fransız işgali öncesi ve sonrası Ayntab yahut Antep şehri… Bu önce ve sonra ise eserdeki hikâyeler okunduğunda gözle görülür büyük değişmelere şahitlik ediliyor. Her bir kelime ve olayın altı kaldırılıp bakıldığında zihni değişimin kodları görülüyor. Yazarımız çocukluğundaki ‘’Uluları’’ ayrıntısına kadar hikâye etmiş. Âh insan kayboluverir. Yahut belki kendini buluverir…

Sıkıcı ansiklopedik bilgilerin ardından, kaldığımız yerden devam edelim… Otobüsteki yerime yerleşince, hemen yol arkadaşımla başka alemlere göçmek için muhabbete daldım. Yollar gider iken ben de gidiyordum. Bir taraftan ben dahî yapılır oluyordum. Her bir hikâye farklı karakterlerin isminden oluşuyordu. Hepsi aynı şehrin aynı çarşısında ve aynı tarihte, fakat ilk bakışta her biri birbirinden farklı zamanlarda yaşamış gibi anlaşılan fakat belli yerlerde aralarında irtibat kurulan bu şahıslar bana, sadece yol boyunca değil, belki ömür boyunca arkadaş oldular. Fabrika dumanlarının havayı, atıklarının tatlı suları kirlettiği bir şehirde, göğünün maviliğini, akarsuyunun yeşilliğini yahut berraklığını kaybetmiş, insanların robot gibi sadece komutlara tepki verdikleri bir şehirde ve zamanda, göğe, suya, maviye, yeşile, insanlığa hasret duyduğum ve dahi özgürlüğümü
her attığım adımda kısıtlayan apartmanlar arasında duyulmayan serzenişlerimden, Uzun Çarşının Ulularına kaçtım. Her birisi bizden… Dil ve üslûp içinde nehir gibi akarken, Gazi şehrimizdeki esnafın dükkânına yahut bir konağın içindeki olayların tam ortasına düştüm çoğu vakit. Gelin ‘’beraber söyleşelim cümle geçen demleri.’’ Buralardan da şöyle bir seyr ü sefer edelim oralara:

Aktar Musa Efendi isminin başındaki sıfattan daha fazlasıydı elbet. O diplomasız bir hekimdi. Aktar dükkânında yaptığı ilâçlar kimleri iyi etmedi.. Fakat hayatın bir cilvesidir herhalde ki yaşı ilerleyen Musa Efendi, filozof-şair Vehbi gibi olsun diye adını Vehbi koyduğu oğlunun elinden illallah etmişti. Oğlan tam anlamıyla ‘’şalgam ektim turp bitti’’ olmuştu. İçki, kumar ne ararsan var.. Aktar Musa Efendi de karısı da oğlanın bu rezillik ve eziyetlerinden ‘’Anam, şu kendinden reziline bir çatsa da sırtında sağlam kemik komasalar’’ diyecek kadar bıkmışlardı. Başına him taşı düşesicenin adını daha fazla anmadan bilâder ağaya uğrayalım. ‘’Sorulsa belki kendi de hatırlayamazdı. O herkesi, herkes onu Bilâder’’ diye çağırırdı. Tövbe haşa ‘’İnsan türüyle akrabalık bağı kuran böyle bir alâkaya da ihtiyacı vardı. Çünkü onu yaratırken Tanrı’nın ya güçlü bir mizah duygusunun etkisi altında ya da aşırı bir tutumluluk çabası içinde olduğuna insanın inanacağı gelirdi. Sanki yaratan, yaratacılığından  artakalan döküntüler ziyan olmasın diye şöyle elinin kenarıyla onları gelişigüzel bir araya iliştirivermişti.’’ Bilâder ağamın kaderi de buydu. Ufak tefek, eğri büğrü, fakat çarşının neşe kaynağıydı. Zoru görene kadar diş geçirebileceğini sandığı adamlara dayılanır, zor görünce köşeyi dönerdi; pamuk gibi yumuşayıverirdi. Onca esnafın ve ağanın eğlencesiydi. O da kendisini bir stres atma yeri olarak görür, hepsini mazur görürdü… Şehrin Fransız ve Ermeni gâvuru tarafından muhasarası sonrası herkes can derdine düşmüştü. Sokaktaki it ve kedileri bile yemekten kaçınmayan yoktu. Böyle netameli zamanlarda karısı Ayuş bacı da dahil her şeyini kaybetti. Savaş bitti, nizâm değişti. Bilâder ağa hem onca dert hem sefalet hem de yaşlılıktan çökmüştü. Eski ahbapların himmetleriyle ayakta duruyor, karısı Ayuş bacı’yı bir tarafta, yeni düzene alışamamanın verdiği yes’e kapılıp ölmeyi bekliyor ölemiyordu. Şehir savaştan sonra toparlanırken yeni yetmeler ve yeni teknolocik mallar şehri sarmaya başlamıştı.  ‘’Nerde o eski günler… eski adamlar…’’ diyordu Bilâder. ‘’Ağa ağalığını, uşak uşaklığını bilirdi. Hele bir de efendi diye ortada dolanan dibi delik soytarılara bak… Cebine beş on kuruş giren soytarı da hemen adam olmaz ya…’’ Ah be Bilâder ağa, Berber Hüseyn de aha bu teknolci’ye yenik düşmedi mi? Yalnız kaldın Bilâder ağa yalnız… Bugünleri görseydin ne derdin acep?

Bir de çarşının gülü, gülşeni vardı. Bekir. Deli Bekir. Evi, barkı, barınağı Yüzükçü hanının develiğiydi. En çok itimat ve hürmet ettiği adamların başında gelen Aziz Dede bir gün o’na: ‘’Ulan Bekir deve bohu gibi kokuysun. Şu camiin gusülhanesine bir git de çimereğe bir gir.’’ Diyecek olmuştu. Deli Bekir güldü : ‘’Bire dede deveyle koyun koyuna yatan gül goncası gibi kokmaz ya. Bugün çimsem sabaha faydası olmaz.’’ Deyince herkesi kırmış geçirmişti gülmekten. Başka bir gün ona ‘’Ulan Bekir Allah sana bir torba altın verse ne iş tutardın.’’ Diye sormuşlar. O da düşünmüş düşünmüş, nişler miydiiim? Sonra sevinçle: ‘’Bir kellim torbayı önüme boşaltır bir bir sayardım tamam mı diye… Sonra birer birer iki parmağımın arasına alır, ağzıma alır baklava dilimi gibi sokar karnımı doyururdum.’’ Demişti. ‘’Ulan deli altın yenir mi? Diye soranlara: ‘’Ne boha yarar bu meret’’ karşılığını vermişti. Altınla, malla ne yapacağını bilmeyecek kadar alakasız ve saftı işte Deli Bekir. En büyük zevklerinden biri ‘’Bir oturumda otuz ekmek lahmacunu dürümleyip devirmekti. Tepsi boşalınca patlıcan dolması iriliğindeki parmaklarını şapırdatarak yalar, dürümler arasında kalan boşlukları da yarım tepsi baklava ve bir külek karlı ayranla doldururdu.’’

Nurgana’lı Hasan Çavuş’un iki oğlu Bodur’la Gebeş kardaşlar vardı ki, adlarını nerdeyse anası babası bile unutmuştu. Gebeş sulak alanda büyümüş gibiydi. ‘’Ayaklarına uygun postal bulmak bir sorundu. Çamaşır tokacı kadar vardı. İri, siyah gözlerinden uykulu bir kendinden geçmişlik akar, dolgun, sarkık yanakları ortasındaki etli dudakları esnemekten birbirine kavuşmazdı.’’ Bodur ise tam tersi, kara kuru bir şeydi. Gebeş akşama kadar yatar, ‘’oğlum Bodur şunu da yapıver, oğlum Bodur belim ağrıyor işler seni bekler’’ deyip hep işten kaytarırdı. Günlerden bir gün namlı kabadayılardan biriyle bozuştular. Sessiz sakin, kara kuru bir şey olan Bodur, bu namlı kabadayı’yı yaptıklarından dolayı gözüne kestirmiş ve kürekle kanını yere gark, etini kurda kuşa yem etmişti. Durum böyle olunca da Bodur’un namı almış başını gitmişti. Herkes gibi ağası Gebeş’te ondan çekinir ol
muştu. Neyse uzatmayalım. Yine günlerden bir gün Bodur, ağası Gebeş’e öyle bir laf dedi ki, Gebeş ilk kez kardaşı Bodur’un karşısında boyundan posundan utanmış, ağzını açamamıştı. ‘’Bir kez Gebeş, Ne dersin oğlum Bodur nitsek olam? Diye akıl danışacak olmuştu. Güleç duruluğu hayli bulanan Bodur bakışlarını onun ablak suratına dikmişti. Ağzından tek söz çıkmadığı halde Gebeş içinden geçenleri sezinlemişçesine bakışlarını yere dikmişti. Üzüm sergilerinden sıvışan çingan çocuklarına benzeyen şişkin avurtları kızarıvermişti. Gene de Bodur, kısık öfkeli bir sesle: O camuz götünü kımıldatıp mala bakmazsan nidecek elin herifi. Aman Gebeş ağamın canı sıkılır diye kan değerinde mallarını elinde batmaya mı bırakacaktı.’’

Yüzü Sinek kaydı tıraşlı ve bol pudralı, kaşları rastıklı, Hacivatçı Vakkas’ın Tarçın Bey’i kadar ilgi çeken ve Burma Koç bıyığın erkeklik simgesi sayıldığı o dönemde, burnunun altında irice bir sinek büyüklüğünde birkaç kıldan başkası görülmeyen Kız Ali esnaftandı. Hak’tandır neyleyelim. O’da böyle yaratılmıştı. ‘’Kız Ali kuşkusuz toplum düzeni içinde kel bir kafa, şaşı bir göz ya da çarpık bir organ görünümündeydi. Buna rağmen kendi iç yaşamı ve çevresindekilerle ilişkisi açısından hiçbir gerilim, çatışma ve sıkıntısı olmadığı da ortadaydı. Kentin sakalı ağartmış oturaklı yaşlıları bile ona horlamaz, selâmına, hafifçe sırıtarak karşılık vermekten geri kalmazdı. Esnaf takımıysa ‘’Ali Bacı’’ diye başlayan sataşma ve şakalarına rağmen onun karşısındaki çarşı delilerine gösterdikleri taşkınlığı yapmazlardı. Hiç kimse câmiin aptest havuzu çevresinde yanına çömelip, rastık ve sürmelerini korumaya özenerek aptest alışını yadırgamazdı. Kız Ali dini bütün bir adamdı. Ne bir vakit namazı atlatır, ne de bazı esnaf gibi gizli gizli oruç yerdi. Hatta oruç yerken yakalanıp yüzü boyanarak belediye tellâklarının  eşeğine ters bindirilmiş, çarşıdan geçirilen günahkârların yüzüne tükürüp çürük domates atmakta kimseden geri kalmazdı.’’ Şimdiki kız namzeti oğlanlarla Kız Ali ağayı kıyas ne mümkün? Nâ-mümkün…

Hû Erenler… Esnafın dükkânına girip istediğini yiyip içen, kasayı açıp ihtiyacı kadar para alan her daim esnaftan saygı gören İmam Babayı, Çocukluğu durgun, gençliği aygır gibi kabına sığmaz geçen, savaşta düşmanı kan kusturan Köse Hafızı ve  Arzuhalci Hacıyı, Kuyucu Kör Hafızı, Eşek Kasabı Ali Bayramı, Ahrazı, Gelin Emine’yi, Hacıvatçı Vakkas’ı, Fotinli Memet Efendiyi… hangi birini diyelim daha… Her biri ayrı bir alem. Hele Asiye Teyze… hayırsız iki oğlunun yaptıkları… savaştan sonra eski düzenin değiştiğini söylediydik. Hemen ilk kez savaştan sonra hayırsız oğlunun ısrarıyla dışarı çıkan ve Ayntabı temaşa eden Asiye teyze ne bir yeri tanımış, ne de yeni yerleri beğenmişti. En beğendiği yer mezarlıktı. ‘’Bak burası gözel olmuş. Adamın hemen öleceği geliy. Beni de buraya gömdürün oğul’’ demekten kendini alamamıştı… Hapoba… gelininden az mı çekmişti Hapoba. Elleri, yüzleri kırışmış, beli bükük bir yaşlı neneydi. Ondan bahsetmeden cümle geçen demlere nihayet vermek elbette olmazdı…

‘’Bir gün kendi başıma ata bindim. Bebirge’de, belki de onunla beraber göçüp giden o sihirli çocukluğu aramaya gittim. Büyük cevizin altı boştu. Onun yerine, toprağın üstüne oturup sırtımı ağacın gövdesine dayadım. Ortadan silinip giden yalnız o değildi sanki. Tepesi göklere karışan kavak ve cevizlerin boyları kısalıp bodurlaşmıştı. Dallardan sarkan ürünlerde eski parlaklık ve çekicilik kalmamıştı. Dere boyundaki yalangozların yapraklarını kızıl bir toz kaplamıştı. Yüzyılların seline, yeline göğüs geren üç ayaklı taş köprü nerdeyse göçecekmiş gibi geldi bana. Altından gürül gürül akan dere, çekilip bulanık bir su birikintisine dönüşmüştü. Galiba Hapoba göçüp giderken her şeyin başdöndürücülüğünü, insanı büyüleyen sihir ve güzelliğini de birlikte alıp götürmüştü.’’

Belki onlarca Uzun çarşı ve binlerce Ulu vardır. Kâh duyduk kâh unuttuk kâh bilmedik. Keşke duymadıklarımızın da hikâyelerini bilseydik. İnsan nasılsa cemaat, cemaat nasılsa insan öyle oluyor. Adının başında ‘’Deli’’ olduğuna yahut adının başında ‘’kız’’ olduğuna bakmayın. Deli Bekir’le, Kız Ali bir kesit sadece… İnsan Uzun Çarşının Ulularıyla beraber kendini inşa ediyor; yapılıyor. Şimdi öyle mi? Bizi zorla yapmaya, bir kalıba sokmaya çalışanların elinden az mı çektik/çekiyoruz? Yoksa efsunlarımız ervaha mı karıştı? Edilecek şikâyet çok. Fakat ‘’Kimseye etmem şikâyet/ağlarım ben halime…’’
Serhat Demir

One thought on “Uzun Çarşının Uluları

Bir Cevap Yazın

Yukarı